Yüzleşme

İbrahim Safi – Kış / 1960

 

Bu şehre ne zaman gelsem içimi bir coşku kaplıyor. Evimden, havasız odamdan, hareketsizliğimden yüzlerce kilometre uzakta olmamın coşkusu değil; ben sevmem seyahat etmeyi, korkarım, geride bıraktığım insanları bir daha göremeyecekmişim gibi gelir. Coşkumun sebebi kendimden bir parça, bir nefes bulmam olsa gerek; kimseyi tanımıyorum ama herkesi uzun zamanıdır tanımıyormuşum gibi geliyor. Dört duvar arasındaki evimden daha çok güvende hissediyorum kendimi yolda yürürken, yemek yerken, insanlarla konuşurken, bilmediğim sokaklarda kaybolurken. Belki bu şehir, denizi gibi kendinden coşkulu ve ben buraya adım atar atmaz oyuna diğerleri kadar eşit şartlarla dâhil oluyorum her defasında.  

Aslından dışarıdan bakıldığı zaman birçok şehirden farksız gibi duruyor; bir tarafı deniz, diğer tarafı taş binalar. Çoğu yeni binalar: Kentsel Pisleşme. Binaları aşıyoruz cennete varmak için! Yeşilin, ağacın, derenin, hayvanların tanrı olduğu bu yere şeytan gibi sızıyoruz. Maksadımız kötü değil, ama her insan iyi olduğu kadar da kötü değil midir? Yolda coşkum, heyecanım daha da artıyor. Hava soğuk. Tablolardaki, kartpostallardaki manzaraların içinden süzülüyoruz. Her defasında ağzım açık izliyorum, ilk defa görmüş gibi. Hâlbuki benim buralar! Yüz elli yıldır, iki yüz elli yıldır benim! Toprağını bu kadar sevmemin, toprağın beni bu kadar sevmesinin başka bir açıklaması olamaz…

Minibüsle çıkıyoruz yaylaya doğru. Evet, anlaşıldığı gibi yalnız değilim. Yalnız olmamak, karların özenle serpildiği ağaçların arasından onunla geçmek güzel… Aslında severim yalnızlığı, ama bir başınalığı asla. Hatırladığım kadarıyla dokuz veya on kilometre sürüyor yol ve pek belli olmayan, hafif, sinsi bir yokuş var. Her geçen dakika bulutların yanına gidiyormuşuz gibi geliyor. Ve minibüs sıcak, çok sıcak, hamam gibi… Her kar yağdığında giydiğim boğazlı kazağım üstümde ve alnımdaki ter yüzümden akıyor boynuma kadar. Bir gözüm yolda, diğeri onda; o da izliyor yolu, seviyor bu cenneti biliyorum. Beni de seviyor, onu da biliyorum. Onu burada, bu şehirde daha farklı sevdiğimi anlıyorum.

Her dakika artan karın kapladığı yol bitiyor sonunda. Gösteri sona eriyor ve şimdi oyunun içindeyiz kanlı canlı bir şekilde. Coşkum zirvede, bedenim gibi. Bir de, yeri gelmişken, kendimi daha güçlü hissediyorum bu şehirde, genelde çok zayıf bulurum kendimi… Haklı sebeplerim var. Alıştığım, bana alışan “şeylerin” arasında geçti ömrüm ve bana bu kadar yakın olan, öyle hissettiğim yer aslında bana bir o kadar uzak ve yabancı. Kısa bir süre için de olsa geride bıraktığım şehre bakıyorum, bir de olduğum yere; ikisine de yabancıyım aslında; birinde denemiş, başaramamış, diğerinde denememiş, korkak. Bunun verdiği cesaret beni güçlü kılıyor sanırım veya bana öyle geliyor. Yine de çöplüğümde olduğumdan daha farklıyım.

Gece oldu. O uyuyor. Dört duvarın içinden çıkıp, yüzlerce kilometre öteye gittim ve yine dört duvar içindeyim. Bu kedi merakım ve heyecanım başıma iş açacak ama olsun; atıyorum kendimi dışarı. Akan dereleri donduran soğuğa aldırmadan yürüyorum. Saf bir mutluluk kaplıyor her yerimi ve bunu anlatacak kadar kelimem yok. Üzgünüm. Burada, dağların eteklerine konmuş birkaç kulübenin yanan ışıkları ve ben varım; gece, tüm karanlığını toprağı örten karlara vurmasına rağmen beyaza sözünü geçiremiyor. Fazla yürüyemiyorum korkudan. Dağlara uzaktan bakıyorum bu mutlu halimle…

Taksim meydanının hengâmesi veya Kadıköy sokaklarının o keşmekeşliği arada bir burnumda tütüyor, ama uzun sürmüyor bu duygu; keskin bir mide bulantısı ile kendime geliyorum. Kendimi, belki on yıl sonraki halimi görüyorum; yeşillerin içinde, akan derenin sesi kulaklarımdayken küçük bahçemde yeni renk vermiş domateslerin üstünde parmaklarımı gezdirirken, sabahın yedisinde yürüyüş yaparken yüzümde saf bir tebessümle. Kalabalıkların beni ne kadar incittiğini, bu kalabalıklar yüzünden insanları ne kadar çok incittiğimi ve haliyle ne kadar büyük bir mutsuzluğa sebep olduğumu anlıyorum. Dağların görmediğim tarafından çakalların sesleri geliyor. Ürkütücü. Her an bir veya birkaçı karşımda bitebilir. Kaçarlar mı benden, sanmam. Kaçacak olsa neden gelsinler ki dibime kadar! Onlarda da, bizde de aynı davranışların bir sonucu olarak, çoğu yakınlaşma acıyla bitiyor. Mesafeyi korumak şart!

Küçükken, ilkokul çağlarında köyüm daha renkliydi; dedem ve babaannem hayattaydı, tavuklarımız, civcivlerimiz vardı ve ineklerimiz. Sabah erkenden uyanıp odamın camından dışarı baktığımda bahçenin, o muhteşem renkleriyle civcivlerle dolu olduğunu görürdüm. Onların peşinden koşar oynardım. Öğleden sonra inekleri otlatmak için babaannemle birlikte yola düşerdik; onları özgürce bırakıp, akşama kadar gezerdik dağ tepe. Hava kararmadan da çanlarının sesine kulak verip, buluşup eve dönerdik. Onlar evine, biz evimize. Şimdi inekler yok köyde, kulağım da eskisi gibi duymuyor. Tavuk, horoz, civciv yok. Dedem ve babaannem de yok. Dereler cılızlaştı. Yeşil baki, ama dağların öte tarafından gelen karanlığı, beton canavarını görmesem de hissedebiliyorum. Yakında görülür elbet!

O yaşlarda daha bir farklı seviyordum buraları. Daha saf. Temiz. Dedem veya babaannemle her telefonda konuştuğumuzda inekleri soruyordum. Doğurdu mu, kaç tane oldular, beni hatırlar mı acaba diye safça sorular. Bir sene gittiğimde bayramdı, kalabalıktı. Güzel giyinmiştik, tertemiz ve İstanbul’un bayramlarından daha bir güzeldi sanki. Civcivleri kovaladığım bahçenin tam ortasında, ben dereye ayaklarımı sokarken yanımda sessizce otlayan o güzelim ineği kestiler. Bakamadım. Ama vahşeti gözyaşları içinde hissettim. Sanırım gerçek anlamda hissettiğim ilk acı oydu. Ve her telefon görüşmesinde babaanneme sorduğum o ineğin kesik başını, ağlamak için saklandığım evin altındaki mahzende gördüğümde… O da ikinci büyük acım olmuştu. Küçük bedenime, yarım aklıma fazlaydı bunca acı. O gün bir şeyler koptu içimden, yabancılaştım. Ölümü, kaybetmeyi, bayramları, temiz elbiseleri sevemedim bir daha. Ve bugüne dek içimde koruyabildiğim bir öfke yarattım, beni canlı tutan.

Şimdi burada, bu soğuğa ve dağların arasından gelen ürkütücü seslere rağmen mutluyum ya, altında kocaman bir öfke yatıyor. Ve çoğu öfkelerimizin altında da bu tarifsiz mutluluk hissi… Burayı sevmemin sebeplerinden birini daha anlıyorum; yenilenmek. Güçlenmeye geliyorum buraya. Tüm heyecanımı, hevesimi, hayallerimi parça parça sömüren o şehre karşı elimdeki tek gücü beslemek için, öfkemi.

Evet, bu şehir benim aynam, uzaktaki evimde bakmaya korktuğum. Karşımdaki koltuğa kendimi oturtup konuşamadığım. Bu şehir benim başka bir yüzüm.

Ve şimdi, çakalların sesine rağmen birkaç adım daha atıyorum; güçlü hissediyorum. Geceyi gündüz eden karların arasında simsiyah bir kedi gibi yürüyorum; yolunu kaybetmiş, ama korkusuzca…

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet