Yeni Bir Eleştirinin, Şiirin, İnsanın Yapı Taşlarını Döşerken*

 

 

“Birbiriyle iyi geçinmek, nefrete mi iter? Dürüst bir yaşam, kalabalığı mı gerektirir? Huzurlu yaşamak, acımasızlığı mı gereksinir?

Düzen, parçalanmayı mı talep eder?”

Robert Musil, Niteliksiz Adam 1

 

Sözcüklerin kirletilmediği bir dünya umuduyla yazmak istiyorum bu yazıyı. İnsanın kavramlar, ilişkiler yoluyla “kişiliksizleştiği” zamanlara, biraz “kişilik” katmak için. İnsanın sadece kendi için değil, herkes için bir haksızlığı bütün yüreğiyle hissedebilmesi için. Şu anda belki birbirimizi duyamayacak kadar uzaktayız, belki siz şimdi, “Bütün bu çabalar boşuna, insan değişmez ve edebiyat da evet bunu sen düzeltemezsin. Buna gücün yetmez.” diyorsunuz. “Düzenin kapısından bir içeri gir. Hah! Biraz büyü. Şirketlerin, hazır bir işin de olsun, o zaman eleştirirsin.” Ama bu işler öyle değil! Kazın ayağı öyle değil işte! Ve sen, sıralı düşünme alışkanlığın yüzünden, her tarafının çamurla kaplı olduğunu görmüyorsun bile. Görmeyeceksin tabi.  Kendini kurtar. Çünkü zaten bir tek kendin için yazıyorsun. Böylesi bugünlerde hayatta kalmak için daha kârlı. “Artık bunları herkes biliyor. Aynı şeyleri söyleme.” de diyebilirsin. Ama yanılıyorsun. Bunları sen söylemezsen, yazmazsan, hiç kimse bu söylediklerimizi bilmeyecek. Bu sözler unutulacak.

Reklam panoları, sokaklar, renkli dergiler, atölyeler arasında… İnsan ne zaman bu kadar çıkar duygusuyla eritti varını yoğunu? Ne zaman artık düşünemez, artık sevemez, artık kendine söylediği yalanlara inanır, onlardan bıkmaz hale geldi? İşin kötüsü, bunlar artık normal. Yakın arkadaşından, hatta kardeşinden edebiyat ödülü almak normal, çıkar için eyleme geçmek, bir gün söylediğini ertesi gün inkâr etmek, insanın aklıyla oynamak filan… Bunlar hep birer norm haline gelmiştir. Ama görülüyor da bütün bunlar…

Dünyayı döndürecek güç bunları görüyor olmak mı? Hayır, bu kadar değil. Bu ülkeyi, bu edebiyatı iyi hale getirecek olan, gerçek bir “etik” bilincine varmaktır. Bu bugün herkes için çok çok önemli.

Eleştiri, ilk bakışta ne kadar katı, soğuk ve uzak görünüyor insana. Eleştiri üzerine, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuduğum yıllardan bu yana düşünüyorum.  Eleştiri Yöntemleri, Toplumbilimsel Eleştiri, Ruhbilimsel derken… Tahsin Yücel’in, “yapıt üstüne yapıt, söylem üstüne söylem” dediği eleştiri, acaba çok mu uzak bize? Acaba ona dışarıdan mı bakıyoruz? Bir gün bunları düşünürken, bir de dönüp kendime bakıyorum. Özgün Ergen’e, bana… İnsan kendine karşı acımasız olabildiği ölçüde somut kalabilir. Ama bütün bunlara rağmen, bazen eleştiri karşısında kendimi “yaralanmış, yargılanmış” hissetmekten alıkoyamıyordum. Bir şeyi bilmek, onu içselleştirmek değil çünkü. Şu anda bu duygunun, aslında geçmişle, biz hepimizin geçmişiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Belki küçük bir farkım olabilir. Yaralanma duygusu, beni nesnel düşünmeye çalışmaktan alıkoyamıyor. Eleştiri ya da suçlanma karşısında, eleştirmeni yok etmeye çalışmıyorum. Yüzleşmeye çalışıyorum. Ki esaslı bir yüzleşme, bizim kültürümüzde bu neredeyse hiç yok. Bugün şunu görüyorum: Durmadan reddedilme kadar duymadan alkışlanma da onay bağımlılığının bir başka yüzü.

Bir de acıya düşkünlük… Daha doğrusu bizim, en “muhalif” olanlarımızda bile “acıya bağımlı” bir yan var. En büyük haksızlıklara bakarken, ilk baktığı kendi reddedilmişliği; dolayısıyla hep aslında onu reddedecek kapılar arıyor. Sonra da, “Neden böyle oldu? Bu bana neden yapıldı?” duygusu peşimizi bırakmıyor.

Yeni bir şiir derken, aslında kastettiğimiz “yeni bir insan”… Bu yeni insanı arıyoruz. Bu insan yüzleşme kültürünün belirlediği,  her ne olursa olsun gerçeği merak eden, gerçeği sorgulayan bir insan…  Çok önemsediğim, kitaplarından çok yararlandığım bir psikanalist var: Arno Gruen.  İnsanın, öncelikle kendi gerçeğinden kaçmasını ve iktidarla uzlaşmasını, “kendine ihanet” olarak tanımlıyor Arno Gruen. “Kendine ihanetin en önemli özelliklerinden biri, sevgi umudu değildir, aksine insanın katlanılmaz yetersizliği olarak algıladığı çaresizliği aşmak üzere güce ulaşacak anahtarı bulma umududur.” diyordu Kendine İhanet kitabında.  Ama onun eleştiriye bakışıma da mihenk taşı olan en önemli bulduğum sözü şu: “Eğer içimizdeki empati yetisini öldürmek zorunda kalırsak gerçek duygular da kalmaz. Geriye sadece onay sağlayan bir başarı çabası kalır ve kendine değer verme de buna bağlıdır. Ama eleştiriye karşı tepki, öfke dolu bir kendine acımadır.”

 

Arno Gruen (1923 – 2015)

 

Günümüz insanın, öncelikle kendi olamadığını, bir dış güçle, iktidarla özdeşleşerek kendi olmaktan hızla uzaklaştığını söylüyor Arno Gruen. Narsisizm, Bolderline ve Histrionik Kişilik Bozukluklarının** toplumda görülme sıklığının artması, belki de bugün insanların, duygularından her zamankinden daha çok kopması ile ilgili. Genetik yatkınlık, çevreyle desteklenmiş durumda. Bu, aynı zamanda Narsisizm’deki hem kendini “ilahlaştıran” hem de aynı anda kendini “reddedilmiş” hisseden kişiliğe de yakınlık gösteriyor. Günümüz insan tipine ne kadar yakın bu. Empati yoksunluğu, reddedilme duygusuyla saldırıya geçmek ve kendini olduğundan çok daha önemli bulmak… Boş zamanlarını şiir yazmayla geçiren ustalara tam bağımlılık esas bu zamanda, bu ustanın “size ne sağladığı” onun gerçekte bir utanmaz, bir hırsız olmasından daha önemli. Bugün, dört bir yanı saran şiir atölyelerinin yarattığı korkunç atmosferden biri bu. Hâlâ bunlar kötü niyet, kıskançlık, diyecek olanlar vardır. Ne diyelim. Eleştirdiğiniz AKP’den bir farkınız olsa!

İntihal de başka bir anlamda, bir tür kendinden kopuş hali. Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı kitabında, İlhan Berk’in başta Ülkü Tamer’den, sonra pek çok yazardan çalıntı dizelerini yazıyor. İlhan Berk yalanlamıyor tüm bunları. Ama bundan daha kötü olan, bunun pek çok şair tarafından zaten biliniyor oluşu ve bir şekilde bu tür bir hırsızlığın göz ardı edilerek şairin parlatılmaya devam edilmesi.

Büyür uykusunda İstanbul (Ü. Tamer)

Büyük uykusunda İstanbul ( İ. Berk)

Sonra Ateşler Yakardım (Ü. Tamer)

Yalnız ben ateşler yakarım (İ. Berk)

Çekilir kepengi denizin (Ü. Tamer)

Çekilir odaları denizin (İ.Berk) (Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, s.144)

Ama artık şiir böyle yazılıyordu, değil mi? Basit bir esinlenme, esinlendiğini unutma değil bu sözü edilen. Tekrarlayan bir durum! İşte gerçekliğin reddinin bir başka yüzü!

Bütün bunların bile reklam kuşağında hiçbir önemi yok. YKY, Metis Yayınları hangi şairleri yayımlıyorsa okurlara dayatılan, o şairlerin bakışıdır… Bundan kurtulmak gerekiyor. Pırlantayla kaplasan da kötülük baş uzatır en beklenmedik yerden. Gösterişli diye özendiğiniz pırlanta, binlerce çocuğun kanını taşır.

Bireysel üretimin sınırlanmadığı, insanın yazdıklarıyla var olabildiği yollara giden taşlarla buluşuyoruz. Bu taşları döşemeli. Çünkü döşemediğimiz taş, bütün ağırlığıyla üstümüze çökecektir. Bu dirençtir bizi dimdik tutacak olan.

 

Dipnotlar:

 

* Bu yazı ilk kez Yeni Gelen Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlanmıştır.

**Histrion latince kökenli bir kelime ve oyuncu demektir. Bu insanlar çok iyi oynarlar. Bu insanların duyguları abartılıdır. Aynen bir tiyatro sahnesindeymişçesine hareket ederler bu insanlar. Tiyatro sanhnesindeki insanlara baktığımız zaman jestleri, mimikleri, ses tonlarının abartılı olduklarını görürüz. Aynı şekilde histronik kişilik bozukluğu olan kişilerde günlük hayatlarında bu şekilde bütün her şeylerini abartılı bir şekilde dışa vurma eğilimi vardır.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet