The King’s Speech Filmi Üzerine

 

İngilizler ne garip insanlar. 2010 yılında yönetmen Tom Hooper tarafından çekilen ‘The King’s Speech‘ isminde bir filmleri var. Türkçe vizyon adı ‘Zoraki Kral‘ olarak isimlendirilen film 1936 yılında İngiltere krallığında, arkasında başarılı bir taht bırakan Kral V. George’un ölümünden sonra, yerine geçmesi gereken oğlu Edward’ın, daha önce iki evlilik yapmış Wallis Simpson ile evlenmek istemesi ve politikanın içinde bulunmak istememesiyle, tahttan feragât edip, tahtını kardeşine bırakması, bu sebeple tahta geçmek zorunda kalan Albert Frederick Arthur George ile alâkalı bir film. Filmde Prens Arthur, bir anda Kral VI. George oluveriyor. Halkı da ona ayrı bir sevgi ve sempati duyuyor. Aile arasında kendisine Bertie denilen Kral VI.George henüz koltuğuna geçmeden önce ülkenin yükünü omuzlarında hissetmiş ve gergin bir hâle bürünmüştür. Kral VI.George ve kocasına her zaman desteğini eksik etmeyen eşi Kraliçe Elizabeth bu ülke meselelerine pek hazır değildir. Bunların yanısıra farklı ve canını sıkan kişisel bir sorunu daha vardır. Kral VI.George kekemedir. Kendini aciz hisseder. İki kelime konuşmayı bile zor becerir duruma kadar gelir zaman zaman. Hatta bazen ağzından tek harf çıkarabilmek için türlü şekillere giren ve başını öne eğen bir drama sembolü olur kendince. Kekemeliği, bu sefer hiç olmadığı kadar dert edinmiş, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce, siyasî stratejik tercihlerden bile önce, halkına iki satır cümle kuramama korkusuyla yaşayan ve yapması gereken bir savaş konuşması için diplomasız bir doktordan eğitim alan, Adolf Hitler’in bir taraftan, Stalin’in diğer taraftan kuşatmasından korkan ve endişe eden biri. Ama tam bir beyefendi ve aile babası. Victoria döneminden kalma bir kent soyluluğu var.

Kekemeliğinin çözümü olarak eşi Kraliçe Elizabeth, kocasına tedavi için bulduğu doktor Lionel Louge ile tanışmasını ister. Kral, bunu kabul etmek istemez, öncekiler gibi olacağını düşünür. Ama eşinin ısrarına karşılık verir ve Doktor Louge ile tanışır. Seanslara başlayan Kral VI.George seanslardaki sinirli hâlini durduramaz ve buna rağmen Doktor Louge da bir an kendisini yalnız bırakmak istemez. Aralarında daha sonra iki ayrı sıkı bir dostluk bir yerde bütünleşir. 
Kral’ı canlandıran Colin Firth ve Doktor Louge’i canlandıran Geoffrey Rush’ın filmdeki performansları hemen dikkat çekiyor, ve film boyunca bizi kendilerine kilitliyorlar. Colin Firth kekeme olan birini öyle bir canlandırmış ki âdeta o rolün kıyafetini giymiş, izlerken gerçekten kekeme olduğunu düşünebilirsiniz. Bu da Colin Firth’ün bu role ne kadar fazla çalıştığını gösteriyor izleyenlere. Rol alması bu kadar zor bir karakteri açıkçası daha önce 1992 yapımı “Fareler ve İnsanlar” filminde John Malkovich’te görmüştüm. Orada da John Malkovich akıl sağlığı yerinde olmayan birini canlandırmıştı. Gelelim Kral’ın eşini canlandıran oyuncuya, Helena Bonham Carter… Her zaman olduğu gibi kendisini bu yeni rolüne yakıştırmasını bilmiş. Biz onu daha önce rol aldığı gotik filmler ile severdik. Bu sefer de hem oyunculuğu hem de içine girdiği bu farklı rolün nasıl da üstesinden geldiğini bize gösteriyor ve göz dolduruyor. 

Filme baktığımızda; İngilizler, ülkeyi yöneten atalarının aciz yönlerini göstermiş. Birinin kadın düşkünlüğü yüzünden ülkeyi nasıl zor bir duruma düşürebileceğini eleştirmiş. Bir de marifetmiş gibi, kendilerine ödül üstüne ödül vermişler. Akademi de boş durmamış ve 12 dalda aday göstermiş, 4 dalda da Oscar vermiş bu filme. 
Bu film aslında tam anlamıyla kendisiyle barışık bir toplum örneği. Kibir ve ego ile taşan toplumlar bu gibi öz eleştirel yapımlara tahammül edemezler. Kusursuzluk ilkesiyle var olduklarını ve dünya sadece onlara düşman ilkesi işler olduğundan, kendileri ve geçmişlerini irdelemez ve yenileyemezler! Şimdi gelelim ülkemize. Bizim yapımcılarımız ve yönetmenlerimiz, bizim tarihimizde yaşayan bir liderle bu şekilde gerçekleri yansıtsalar neler yapılmaz… Kısa zaman önce buna benzer bir dizi filmin ardından gelen reaksiyonları hepimiz gördük. Anahaber bültenlerine kadar konuşuldu, siyasi camiadan ve halkın büyük kesiminden tepkilerin yükseldiğini görmüştük. Şimdi İngilizler mi garip, yoksa bizler mi? Ama bir bakıyorsunuz ki İngilizler bu konuda kendileriyle yüzleşmişler, böyle bir film yapmışlar, beğenmişler, çok da güzel olmuş doğrusu. O ne sanat yönetmeliği, o ne kıyafet seçimi ve mekân tasarımıdır ki, sadece aciz bir İngiliz kralını anlatan film olsun. ‘The King’s Speech’ mutlaka izlenmeli, ders alınmalı ve üzerine düşünülen filmlerden biri olmalı.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet