Sosyalizm Tartışmaları -I-

orak-cekic_19209-1

Siyasal mücadele/söylem olmadan siyasal aktör/özne oluşmaz.

Kazım Ateş

   Sosyalizm Tartışmaları, uzun zamandır düşündüğüm, araştırmalar yaptığım, veri topladığım ve tarihsel süreç içinde zaruri bir ihtiyaç olduğunu düşündüğüm düşünsel ve eylemsel bir süreç. Bu ilk yazıma, ülkemizdeki sosyalist anlayışa genel bir giriş yapacağım. Tartışmanın devam yazılarında; Sosyalizm’in şiddet, özgürlük, demokrasi, uluslararası ilişkiler, paylaşım, din gibi bir çok konuda yaşadığı teoriksel ve pratiksel sorunlar, getirilen/getireceğim çözüm önerileri gibi meselelere değineceğim.

 

Türkiye’deki önemli sosyalist partilerden biri olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, 2007-2009 arasında bir bölünmye gitti. Devrimci Yol geleneğini sahiplenenlerin devrimci dayanışma grubunu ve parti içindeki diğer kesimlerin özgürlükçü sol grubu oluşturduğu partide; bu iki yıl boyunca bir takım tartışmalar yürütüldü. Ufuk Uras’ın milletvekili adaylığı krizi derinleştirdi ve nihayetinde 2009 yılındaki kongrede, devrimci dayanışma grubu partiye hakim oldu ve özgürlükçü sol grubu tamamen istifa etti. Bu çalkantılı dönem boyunca, iki taraftan da yürütülen tartışmalar üzerine çeşitli savlar geliştirildi. 80 Öncesi dönemin Devrimci Yolcular’ından ve Birgün Gazetesi yazarı olan Melih Pekdemir, 2009 yılında şu satırları yazarak tartışmanın bir boyutunu ortaya koydu: “…Burjuvazi ise, emekçiler indinde, ötekilerdir; öyle olmak zorundadır. Burjuvazi emekçi karşısında zalimdir, tarihte tersi görülmemiştir, emekçilerin sorunları için asla barışçıl çözümler düşünmez. Hele bir greve çıksın, hele bir hakkını arasın, kanunuyla ve cümle kurumlarıyla, tankıyla topuyla copuyla emekçinin tepesine bir balyoz gibi iner. Yalan mı? Pek mi ajitasyona kaçtı, slogan gibi oldu? Ama hayat da zaten böyle değil mi? Burada‘öteki’ kimdir? Mesela “Yahu bu arkadaş Alevi’dir işçileri sömürmez, bu patron Kürt’tür işçinin hakkını mutlaka verir” denilebilir mi? Bu düzlemde, ötekileştirmeme, barışçıl çözüm hikâyedir. Sınıf mücadelesi varsa, adı üstünde bu bir “mücadele”dir; mücadeleyi zorunlu kılan sorunlar ise barışçıl çözüme imkân tanımaz. Burjuvaziyle barışık olan, uzlaşma peşinde olan emekçi zaten hapı yutmuş demektir, ütüleceği baştan bellidir.”

 

Birikim Dergisi’nin interaktif yazılarından birinde ise Kazım Ateş, Melih Pekdemir’e ithafen şu cümleleri yazıyor: “Yahu bu arkadaş işçidir Alevileri, Kürtleri, gayri-Müslimleri aşağılamaz, karısını dövmez, kadınları eşiti sayar denilebilir mi? Yahu bu arkadaş işsizdir, yoksuldur, Ahmet Kaya tişörtü giydi diye bir Kürt genci linç etmeye kalkmaz denilebilir mi?”

 

Kazım Ateş, bu ironik cümleleriyle, sınıf ve kimlik eksenli siyasetler arasında, Melih Pekdemir’in söylediği gibi keskin farklılıklar olmadığını anlatmaya çalışıyor. Elbette Pekdemir’in kurduğu cümle temelde yanlış değil ancak, hiç bir insan, dini/etnik kimlikleri olmadan, saf bir sınıfsal kimliğe sahip değildir. Bu anlamda, sınıf ve kimliğin iç içeliğini ve birbirleriyle olan bağlantılarını ortaya koymak gerekir. Kazım Ateş, bir örnek olarak hangi Alevi’nin/Kürt’ün burjuva kimliğini meşru bir şekilde yaşayabildiğini sormakta.

 

Burjuva, Proletarya, sınıf, kimlik, aidiyet gibi kavramların ezberlenmiş kalıplar üzerinden tanımlanmaya -yüzyıllardır- devam edildiğini söylemeye çalışıyorum. Örneğin, Türkiye’de ifadesini bulan önemli bir sorun, Kürt Hareketi ve Sosyalist Hareket arasındaki sınıfsal/kimliksel mücadele tartışmasıdır. Sınıfsal hareketin, kimliksel sorunların üstünde olduğunu düşünmek ve ‘devrimin’ tüm kimliksel problemleri çözeceğini söyleyerek, şuanki kimlik mücadelesini ötelemek; bu iki kavramın nasıl kalıpsal algılandığının bir göstergesidir.

 

Proletarya sınıfı, ontolojik olarak devrimci değildir. İşçi sınıfının politizasyonu, siyasal mücadele ve örgütleniş içinde gerçekleşebilir. Aynı şekilde, sosyalist devletler de ontolojik olarak tüm kimliksel problemleri halledemezler. Kimliksel problemlerin çözümü için, doğrudan o mücadele alanına özgü pratikler gerekmektedir. Yani, devrim olunca ana dilde eğitim otomatikmam yürürlüğe mi girecek? Elbette hayır. İşte bu nedenle sınıf mücadelesini, kimlik mücadelesinin üstünde bir yerlere yerleştirmek, bir hata olur.

 

Yine ÖDP’de genel başkanlık yapmış olan Kemal Ulusaler‘e kulak verelim: “Tek yol sloganına gelince; unutulmasın ki, demokrasi, özgürlük, kimlik mücadelesi, çevre, kadın vb. mücadele dersleri müfredatımızda ve öncelikler sıralamasında seçmeli ders olabilirler, lakin devrim mücadelesi zorunlu derstir.” Kemal Ulusaler öyle satırlar yazıyor ki, Devrimci Yol’u sahiplendiğini idda eden devrimci dayanışma grubunun, -Devrimci Yol gibi geniş halk yığınlarını nasıl politize edebildiğinden bihabermiş gibi- adeta Dev-Yol’dan kopuşunu ilan ediyor. Ulusaler’in cümsinden anlaşılan şey şu: “Biz bir grup devrimci olarak, devletin iktidarını, yönetim organını ele geçireceğiz. Tek hedefimiz de budur.” Kendisinin saydığı alanlarda mücadele etmeden nasıl bir devrim gerçekleştirecek, bu devrimin içeriği ne olacak gerçekten merak ediyorum. Ulusaler’in saydığı tüm alanlar, burjuvazinin dünya halklarını kıstırdığı köşelere tekabül etmekte ve bu alanlardaki mücadeleler, teker teker bujuvaziye karşı birer kazanımı ifade etmektedir. Burada önümüze çıkan iki sorun var:

 

1) Sol, kaba determinist Marksizmle hala yüzleşebilmiş değil.
2) Sol, arzuladığı dünyayı kurmak için hangi yoldan gitmesi gerektiğini bilmiyor.
2.a) Solun, arzuladığı dünyanın içeriğini sorgulaması gerekiyor.

 

Ne yazık ki, miladını Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlattığımız Sosyalizm’in gerilemesi süreci, bu önemli sorunları dünya Sosyalistleri’nin önüne getirdi. Türkiye’de de 80 Darbesiyle birlikte bu evrensel süreçten etkilendi. Dünyada da Türkiye’de de Sosyalizm toparlanabilmiş değil.

 

Ben, aslında yukarıdaki maddelere tersten başlanması gerektiğini düşünüyorum çünkü gelenecek sahipliği adında geleneklerden kopuşun yaşandığı bir noktaya geldik. Aaynı şekilde, dünya düzeninin değiştiği bir noktadayız. Sosyalizm’in, 21. YY’ı açıklamakta yetersiz kaldığını görebiliyoruz. Bu yetersizliğin, Sosyalizm’in yetersizliğiyle değil; ilerici, değişken, yenilikçi özelliğinin hayata geçirilememesiyle açıklıyorum. Zaten Sosyalizm’in yetersizliğini özüne indireceksek, bu tartışmayı yürütmemizin de bir anlamı kalmaz.

 

Sosyalizm nasıl bir dünya vaad ediyor? Kadın, demokrasi, özgürlük, hayvan hakları, eşcinsel hakları, kimliksel problemler gibi sorunlarla ilgilenmeyen; bürokrasiye boğulmuş, herkesin sürekli çalıştığı, devletin tüm yaşam alanlarına müdahale ettiği, eleştirinin olmadığı bir dünya mı? Yoksa, temelinde Burjuvaziyi yok eden, diyalektik olarak proletaryayı da boyunduruğundan kurtararak özgürleştiren bir dünya mı?

 

Anlaşılan o ki, ülkemizde hala bu ikisinin birarada savunulduğunu en azından pratiğe bu şekilde yansıdığını görüyoruz. Örnek olarak, Ergenekon sürecinde sosyalistlerin -tamamen olmamak kaydıyla- hakim ortak tavrı şuydu: “Bu süreç bir devlet içi hesaplaşmadır. Filler tepişmektedir. Olan yine halka olacaktır.” Meseleyi devlet içi çatışmaya indirgemek sorunları çözmüyor. Tüm ülkenin gözünün kulağının olduğu bir meseleyi bu şekilde öteleştirmek sola ne kazandırdı? Hiçbir şey. ergenekon sürecinin, Cumhuriyet tarihinin tamamını kapsayan bir süreç olduğunu yazan çizenler oldu elbette ama bu savlar teorikleştirilmedi, üzerinden yeterince durulmadı. Sürekli üçüncü bir göz olarak dışarıdan tukaka dendi duruldu. Bu uzak mücadele anlayışı elbette sosyalistlere kazanım sağlamadı. Nitekim, sosyalistler neredeyse tüm güncel sorunlarda aynı tavrı takınıyorlar. Aslında Kemal Ulusaler’in sözlerinin tezahürlerini sadece ÖDP’de değil hemen tüm sosyalist partilerde görebiliyoruz. Sosyalizm mücadelesinin nasıl tek bir alana -devlet aygıtının ele geçirilmesi- indirgendiğini izliyoruz yıllardır. O derece ki artık sendikal mücadelede bulunmayan/bulunamayan sosyalist partiler var. Kahvevari sohhbetlerde söylenen yaygın bir ‘özeleştiri’ vardır: “Artık sendikaların yarısından fazlası sarı sendika oldu.” Ben bunu oldukça ironik buluyorum. Acaba neden sosyalist partiler artık sendikal mücadele yürütemez hale geldiler? Develet aygıtını ele geçireyim derken geri kalan tüm mücadele alanlarını atladıkları için olabilir mi?

 

   Luois Althusser‘in devletin ideolojik aygıtları teorisiyle çizdiği sınırlar vardır. Yine, yakın arkadaşı olan Michel Foucault‘nun iktidarın heryerdeliğine dair tezleri. Bu iki Fransız kuramcının, yeni dünyanın iktidarına dair çok önemli çıkarımları var. Devlet, eğitim sisteminden sivil toplum üzerindeki etkisine kadar hemen her alanda bir hakimiyet kurmaya çalışır. Tüm bu alanları bir ideolojik aygıt olarak kullanır. İktidarın herdeliğine gelince, artık dünyanın bilgisi değişmiştir. Bu nedenle iktidar da değişmiştir ve artık yaşamın her noktasını gözlemler hale gelmiştir. Her alana müdahale eden ve her noktayı gözlemleyen bir güçten söz ediyoruz: İktidardan.

 

Ancak elbette, iktidar tüm yaşamı kuşatmasına rağmen mutlak bir hükümranlık sağlayamamıştır. İktidar; iç ses olarak tezahür eden, kişinin benliğine denk düşen bireyin ontolojik varoluşunu hakimiyet altına alamamıştır. Ancak hemen belirtelim ki, bunun için mücadele etmektedir.

 

Böyle bir atmosferde, aranacak ilk yol, sistem muhalifliğiyle ön plana çıkan sosyalistlerin kendilerine bir varoluş alanı yaratabilmeleridir. Ancak, bu varoluş alanı parti kurmaktan ya da miting yapmaktan ibaret değildir. Varoluş alanı yaratmanın öncelikli aşaması; sosyalistlerin mücadele alanı yaratmalarıdır. Bu mücadele alanları da ironik olarak, Kemal Ulusaler’in ‘seçmeli ders’ dediği konulardır. Yani, düzenin insanlığı sıkıştırdığı tüm köşe başları, birer mücadele alanına dönüşmelidir.

 

Tam bu noktada, tartışmanın başında belirttiğim ÖDP içi ayrılık sırasında, devrimci dayanışma grubunun yayınladığı bir bildiride geçen bir cümleyi size aktarıyorum: “Bugünün temel sorusu şudur; ÖDP önümüzdeki dönemde, emperyalist-kapitalist yapıya, düzene karşı, devrim ve sosyalizm tahayyülünün yol göstericiliğinde, emek ve sınıf eksenini esas alan tüm diğer sorunlara da bu ana eksen üzerinden yanıt veren bir mücadele mi yürütecek? Yoksa mücadele ufkunu ve sınırını kültür-kimlik ekseni etrafında sosyal -adaletçi- ve demokratikleşme çerçevesinde ele alan bir mücadele mi?”

 

Hemen sormak isterim, Sosyalizm’in sosyal adaletçi ve demokratik tarafı ne zaman öldü? Sosyal adalet ve demokrasi mücadelesi, ne zamandan beri Sosyalizm mücadelesi dışında sayılıyor? Sınıf eksenini ısrarla vurgulayan bir ÖDP var, yaklaşık dört yıldır. Buna elbette kimsenin lafı yok. Ancak, yine tartışmanın başında değindiğim sınıfsal/kimliksek mücadele ayrışmasının keskinleştirilmesi, açıkça mücadeleyi zedeliyor. Sınıfsal mücadelenin temel alınmamasını savunmuyorum elbette ancak, kimlik üzerine yapılan mücadeleyi yok saymak, sosyalist mücadeleyle bağdaşmıyor. Bugün, TKP’yi ulusal çizgiye kaydı diye eleştirmek iyi hoş da, sınıf mücadelesini kutsayarak, diğer mücadele alanlarını yok saymak neyin nesi peki?

 

Sonuç olarak, bugünün sosyalistlerinin ciddi problemlerinden biri, mücadeleyi bütünlüklü olarak kavrayamamaları ve meselenin bir ya da birkaç noktasına odaklanmalarıdır. Sosyalist hareket, kendini bu şekilde daraltarak, aslında ‘marjinal’ yaftası yemesine de ön ayak olmaktadır. Bu anlamda sosyalist partilerin ciddi özeleştiriler getirmesi gerekiyor. Hemen belirtmeliyim ki, mücadele alanlarının bütünlüklü olarak kavranamamasının derininde yatan nedeni, Sosyalizm nasıl bir dünya vaad ediyor? Sorusuna verilen cevapta gizlidir. Bu soruya cevap veren bir sosyalistin, ısrarla ve yalnızca burjuvazinin yok edilmesi ve üretim araçlarına el koymasından bahsettiğini işiyorsanız, bilin ki o sosyalist, kendisini meselenin bir noktasına odaklamıştır. Diğer mücadele alanları onun için önemli değildir. Ancak ona kadın mücadelesi, diye sorarsanız elbette alacağınız cevap bellidir. Elbette kadınlar dayak yemesin, diyecektir.

 

Sosyalizm mücadelesinin, halkın tüm sorunlarına değinmesi gerekir. Sabah akşam devlet aygıtını ele geçirmekten bahsetmek yerine, halkın örgütlenişi üzerine kafa yorulmalıdır. Burjuva ahlakının, halkı hapsettiği çemberin her noktasına saldırılmalıdır. Marx’ın üzerinde durduğu gibi, bir sistem, kendisini tamamen tüketmeden tarih sahnesinden yok olmaz. Bu anlamda, burjuvazi ahlakının tükenmesi için mücadele etmek gereklidir.

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet