Memleket Hasreti

 

 

Bereketli toprakların, sağanak yağmurların, tarlaların, üstünde koşup duran çocukların, sevdaların, kadınların, emekçinin, işçinin, direnişçinin, gazeteci çocukların öyküsü.

 

 

Camdan her baktığımda uzun ağaçlarla bezenmiş ormanları görürdüm uzaktan, küçükken. Geceleri, sabaha yüz tutmuş o zifiri karanlık saatlerde ormanların içinden gökyüzüne renkli ışıklar yansıyıverirdi. Sonradan anladım ki birkaç da meyhane varmış oralarda. Cuma geceleri en renkli olduğu günlerdi üstelik. Pazartesi pek işlek olmaz, gece 11’den sonra sadece şarapçılar gezerdi etrafında. Çünkü pazartesi demek işbaşı demek, sabahın erken saatlerinde uyanmak demekti. Nedense Pazar günlerini hiç sevemezdim, ev bir kasvetli, hava bir kapalı gelirdi; bir de misafir varsa ve gidiyorsa içime öyle bir yük binerdi ki sormayın, çocuk aklı; neyi dert edeceğimi şaşırmışım.

 

Hayatımın bu gününe kadar o denli düşündüm ki yaşamı ve ömrümü, sokaktaki her şeye bir anlam yükledim. Geçen kediye, manav abilere, somurtkan kasaba, otobüs duraklarına ve büfelerde satılan o parlak gazetelere. Her denizin önünden geçerken arabayla, yüzdüğümü hayal ederdim dalgalarında. Oysa ki hiç bilmem yüzmeyi. Saat 8 gibi trafiğe kalırsak bir de, bitmek bilmez her arabadan İstanbul’a küfür! Nedendir bilinmez pek severdim halihazırda trafiği. Kornaların ardı ardına o yüksek sesi, su satan insanlar, trafik ışıkları, yola yansıyan o mağaza ledleri, kapalı çarşılar ve üzerindeki onlarca tabelalar. Arka koltukta oturup bitmesin isterdim o trafik. Şehir ışıkları, sesler ve yüzlerce insan; hayalini kuracak o kadar şey vardı ki trafikten kurtulup ıssız yollara ilerlediğimizde içim bir hüzünle dolardı. Şehir ışıkları dinmiş, dağ eteklerinde tek tük evler, tesisler, ufak ufak tarlalar ve uzun ağaçlar. Elbette ki buraların hayali de bir başka olurdu. Mesela karanlıktaki o ormanlar hep ilgimi çekti, acaba içinde ne vardır şimdi diye düşünmeden edemedim. Gözlerimi kapatıp kuru yaprakların sesini duymayı hayal ettim ama duyabildiğim tek ses çekirgelerin ufak çıtırtılarıydı. O zamanlar pek ufağım ne ekonomiden anlarım ne siyasetten, tek amacım hayalini kurmaktı bütün dünyanın. Dünyam ise Türkiye kadar, memleketim kadar, vatanım kadar. Her şehir aynı mıdır acaba diye düşünürken büyüdükçe her şehirde farklı bir hayal kurduğumu anladım. Mesela, Amasya’nın ıssız yolları kadar heyecanlandırmamıştı beni İstanbul’un dağları. Her bir yol kenarında Ayçiçek tarlaları, her bir kenarda ölmüşlerin hayrına yapılan çeşmeler. Amasya’ya ilk gittiğim günlerde hastalanırdım, annem temiz oksijen, hava çarpmıştır derdi. İstanbul’un renkli ışıkları yerini yıldızlara bırakmıştı çünkü çok fazla ışık yoktu buralarda. Bir camii vardı, hocası yoktu. Ezan sesleri şehirden gelirdi bağlantıyla. Bir de tek tük komşular. İsmi de kendi gibiydi; Yalnız Köyü.

 

İstanbul’a tekrar dönerken sanki zaman kayması yaşardım, her şey farklı olurdu. Nem başlardı, yine o sevdiğim trafik önümde yüz tutardı. Sabahın 5 – 6 sularında eğer ıssız bir yolda durursanız o dağlara o tarlalara bakıp nice hayaller kurarsınız. Ben hayatımı tekrar yazardım. O buğday tarlaların içinde koştuğumu, toprağa ayak koyduğumu, o serinliği hissederdim beynimin en ücra köşelerinde. Oyuncakmış, arkadaşmış kimin umurunda o an?

 

Çanakkale’de hayatımda ilk defa kuzu görmüştüm, kaç yaşındayım bilmiyorum. Uzaktan görsem de pek bi etkilemişti beni. İlk defa kedi ve köpekten başka bir hayvan görüyor, yüreğim ağzımda atıyordu. Her bir toprağına adım attığında anlatırlardı tarihçesini bana. İçimden öpmek gelirdi toprağı, sanki kucağıma kollarıma alsam da ödeyemem hakkını.

 

Eskişehir, Amasya, Çanakkale, Ankara, İzmir, Kocaeli, Bolu, Artvin…

 

Gelelim İstanbul’a tekrar,

 

İstanbul’ da çocuk olmak demek, Beyoğlu merakı, fazla gürültü, yüksek bina ve çeşit çeşit dondurma demekti benim için. 8. Katta oturuyorduk. Aşağı baktığımda karınca gibi gelirdi insanlar bazen ve eve karınca girdiğinde insan sanırdım hepsini. Çünkü hayalini kurdum bir kere, ihanet edemez çocuk yüreği. Sokaklar tehlikeliydi, tek başına oynamaya çıkamazdın bir kere. Annen elinden tutar, çıkarır vapurla giderdin Beşiktaş’a, Eminönü’ne. Kalabalık, fazla; çok fazla insan, sahil, sıcak seyyar köfteciler ara ara ve gazete satmaya çalışan çocuklar. Banklarda oturur sahili izlerdi yaşlılar, herkesin bir telaşı herkesin bir yere yetişmeye çalışma hevesi vardı. Pazar yerleri kurulur, bazen çarşılara gidilir, annenin elini bırakmak büyük tehlikedir buralarda.

 

“Bak geçen haberlerde gördüm, çocuk annesinin elini bırakmış, çocuğu daha kimse bulamamış. Anladın mı?”

 

Şimdilerde 19. Yaşıma giriyorum, her geçen gün nedense özlüyorum o günleri ve o bugünlerin hayalini kurduğum çocukluğumu. Memleket hasreti sardı her bir yanımı. Acısıyla, tatlısıyla, insanıyla, şarkılarıyla, şehir ışıklarıyla, moda evleriyle, sosyetesiyle, toprağıyla, işçisiyle. Her yanı ayrı ayrı çocukluğumu büyüten bir ana.

 

Her şehir birer öykü, her sokak bir hatıra hayatıma.

 

İyi ki diyorum, hayalini kurmuşum o ıssız yolların;

 

Ömrümü bahşettiğim her satırda biraz daha diyorum ki,

 

Bu memleket,    

 

Bereketli toprakların, sağanak yağmurların, tarlaların, üstünde koşup duran çocukların, sevdaların, kadınların, emekçinin, işçinin, direnişçinin, gazeteci çocukların öyküsü.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet