Biz Bilmeyiz Medya Bilir

Kültür olgusu nedir diye sorsam; yüzlerce farklı cevap alırım şüphesiz. Bir çok düşünür tarafından da farklı farklı tanımları yapılmış olan “kültür”ü özetle; topluma özgü, toplumun kendi iç dinamikleri tarafından üretilen, örf, adet, sanat, edebiyat, din, hukuk ve ahlak gibi değer ve normların bütünü olarak açıklayabiliriz.

 

Yaratıcılığın ve bununla birlikte gerçekleşen bir üretim süreci olan kültür üretimi, son yıllarda özüyle çelişen, yaratıcılığı yok eden bir mekanizmaya dönüşmüştür. Kültür üretimi, artık fabrikalardaki seri üretimden farksızlaşmış, sanayileşme ve bunun da sonucu olarak standartlaşma sürecindedir. Bu durum, yeni bir kavramın üzerine düşünmeyi gerektirir: kültür endüstrisi. Bir grup Alman sosyolog tarafından ortaya atılan bu kavram bugün diğer toplumlarda olduğu kadar bizim toplumumuzun da kültürel üretimindeki iç burkucu durumu açıklar niteliktedir. Kültür endüstrisinin en bilinen aracı medya ve özellikle de kitle iletişim araçlarından vazgeçilmezimiz olan televizyondur.

 

Medyamız etik ve düşünce açısından son derece yoksul ne yazık ki. Bu yoksulluk bizim zihinlerimize yapılan bir saldırı niteliğinde adeta. Çünkü medya bize bireyleşmiş birbirinden kopmuş, üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar vererek, bizim yerimize düşünüp her şeyi son noktasına getirmektedir. Gündeme gelen bir olay farklı farklı kuruluşlarda gerek politik, gerek duygusal, gerek biçimsel yönleriyle tekrar tekrar ele alınıp, her yönüyle düşünülmüş, sonuca ulaştırılmış anlamlandırmamıza izin verilmeyen bilgi yığınlarına dönüştürülmüş halde bize sunulmaktadır.

 

Düşünce homojenleştiğinde, yani tek tipleştirilmiş bilgi yığınları, medyatik olaylar bize sunulduğunda ve toplumun her kesimi bu tipe uygun davrandığında işte medyanın en önemli işlevi olan “ideoloji” o noktada devreye giriyor. İdeolojinin tüm toplumda aynı olmasından kastım, bir milli beraberlik duygusu ya da tamamıyla aynı görüşlere sahip birlik içinde hareket eden insanlardan oluşan bir toplumun varlığı değil, çünkü çok kültürlülüğün var olduğu bir memlekette düşünce birliğinin ancak baskı ve dayatmayla sağlanacağı (ki bu Türkiye’de imkansız) ve bunun da gereksiz bir çaba olacağının bilincindeyim. Asıl bahsettiğim insanların olaylara karşı tek tip bilindik tepkiler vermesi, ona iletileni olduğu gibi kabul etmesidir. İster sol görüşlü bir basın yayın grubu olsun, ister radikal İslamcı bir kuruluş olsun, farklı ideolojilerle sunulanlar, farklılıklara rağmen düşünmeye asla fırsat bulamayan, iletileni olduğu gibi kabullenen tek tipleşmiş bireyler oluşturacaktır. Zıt görüşlere sahip iki birey karşı karşıya geldiklerinde aralarında, savundukları her ne olursa olsun kendi ürettikleri, düşündüklerinden ziyade önceden onlar için düşünülmüş kalıplardan ibaret bir konuşma geçmektedir. Bu durumun sorumlusu büyük ölçüde medyadır. Çünkü iktidarın en önemli ideolojik aygıtıdır medya.

 

Enformasyon toplumuna geçiş ile birlikte bilgi yayılımı dünya çapında sağlanabilmekte, dolayısıyla bir haber eş zamanlı olarak tüm dünyada duyulabilmektedir. Abraham Lincoln’e düzenlenen suikast, Londra’da 12 gün sonra duyulmuş; ikiz kule saldırısı ise tam zamanlı olarak tüm dünyada izlenmiştir. Öyle ki, Usame Bin Ladin’in yüzünü kapı komşumuzdan daha iyi tanıyoruz.

 

ABD ve Avrupa’da da medya kendi kültürlerini ve ideolojilerini topluma dikte eden bir yapıdadır. Hatta bu dikte sadece kendi toplumlarına değil, diğer toplumlara da büyük ölçüde etki etmektedir. ABD yönetimindeki medya, İsrail’in Filistin’e saldırılarını sunarken, ağırlıklı olarak İsrail’in kayıpları üzerinde durmuş, Filistinlilerden “militan” olarak bahsedilerek, Filistin’in eylemlerini de “terörizm” olarak değerlendirmiştir. Aynı durum Irak ile ilgili haberler için de geçerlidir. Yapılan şey bariz olarak insanların kafasında Müslüman denildiğinde oluşan imgenin terörist imgesi olması, bir bakıma İslam dininin adının “terörle” anılır olmasıdır. Sadece haberlerin sunuluş şeklinde değildir topluma mesaj iletme çabası. Mesela ABD yapımı olan Homeland adlı dizi, İslami terör örgütlerini, Amerika vatandaşı olan bir askerin Müslüman oluşu ve terör eylemlerine katılışını anlatırken, mesajını gizliden gizliye vermek gibi bir çaba içerisinde bile değil. Bu diziyi bir bölüm bile seyretmeniz, bariz bir şekilde Müslümanları terörist olarak gösterdiğini fark etmenize yetecektir. Sonuç olarak iletilmek istenen tüm mesajlar toplumun hemen hemen bütün üyeleri tarafından aynı şekilde alınıp yorumlanmaktadır. İzleyici etkin yorumlayıcı değil, edilgin alımlayıcı konumundadır.

 

Liderler hakkında herkesin kendilerine ait olduğunu zannettikleri fikirleri vardır. Obama denildiğinde herkes bilir kim olduğunu. Tayyip artık tüm dünyada tanınan bir lider şüphesiz. Saddam koca bir döneme damgasını vurmuş ve idam edilmiş. Kaddafi, Esad, Bush ve daha nicesi. Hepsini çok iyi tanıdığımızı zannediyoruz. Oysa bizim bildiğimiz tüm bu liderlerin televizyonlardaki imgelerinden ibarettir. Dolayısıyla düşündüğümüz her şey, düşünmemiz istenilenlerden ibarettir.

 

Şimdi bu satırları okurken, “iyi de bir lider hakkında herkes aynı fikirde olamaz, kimisi sever, kimisi sevmez” diyecek olanların sesini duyar gibi oldum. Evet zaten herkesin aynı fikirde olduğunu iddia etmiyorum. Ancak tüm bu fikirler özel medya kuruluşlarının sahiplerinin görüşleriyle ironik bir şekilde benzerlik göstermektedir. Birbirinden tamamıyla farklı görüşlerin olması, farklı görüşlerdeki medya kuruluşlarının varlığıyla ilgilidir. Bir kanalda ülkenin ekonomik durumundaki büyük gelişmeleri, ekonomimizin dünyanın bilmem kaçıncı sırasına yükselmelerini, diğer bir kanalda mali krizin teğet geçemediği, borç batağındaki fakir ülke Türkiye’yi izliyoruz. Kimimiz iyi senaryoya, kimimiz kötü senaryoya inanıyoruz. Grevlerle ilgili haberleri seyrederken kaç kişinin dikkatini çekmiştir bilmiyorum. Grevlerin sebeplerinden çok, sonuçları üzerinde durulmuştur hep. İnsanların bu grevi neden yaptıkları, neyi protesto ettiklerinden ziyade, büyük iş adamlarının bu grevler yüzünden ne kadar para kaybettiklerini ya da açlık grevindekilerin kaç gündür aç olduğunu, nasıl ikna edilemediğini, hatta terörist olarak yaftalanmalarını izleriz ya da okuruz. Objektif olarak gerçeklerin önümüze serildiği, yorumlardan uzak, saf bir haberciliğin olduğu kuruluşlar var mı peki? Ben daha rastlamadım. Çünkü bu tür yayınlar yapan kuruluşlar bu dev sektörde kendine bir yer edinmekte güçlük çekmektedir. Sonuç olarak yine hür iradeyle düşünemediğimiz gerçeğiyle yüz yüzeyiz.

 

Yazımın sonuç bölümünde medya ile ilgili önerilere yer vermek isterdim. “Şunları yapmalıyız, şunun için çabalamalıyız, medya tarafsız olmalı, nitelikli yayınlar yapılmalı” gibi cümleler benim kurmaya cesaret edemediğim, çok ütopik cümlelerdir. Benim önerim kimliğimizi ifade ederken başvurduğumuz kaynakları özenle seçmemiz gerektiği üzerine olacaktır. Ben bu haklı güvensizliğim yüzünden hayatım boyunca sonuna –cı, -ci, -ist vb eklerin getirildiği gruplardan uzak durarak, kimliğimi öncelikle bir insan, sonra Müslüman ve nihayetinde Türk olarak çok daha geniş bir çerçevede özetledim.

 

Çizdiğim tüm bu karamsar portrede gelebildiğim son noktayı, 2500 yıl önce yaşamış olan Sokrates’in aslında bu konularla hiç ilgisi olmadan dile getirdiği bir söz ile ifade edebilirim: “Tek bildiğimiz, aslında hiçbir şey bilmediğimizdir.”

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet