Kudüs’te Yas

The Kiss – Gustav Klimt / 1907

 

 

 

Bir Yahudi geleneğiydi;

“Ve İsrailoğulları yedinci ayın bayramında haymelerde  otursunlar; ve dağa çıkın ve yazılmış olduğu gibi haymeler yapmak için zeytin dalları ve mersin dalları ve hurma dalları ve sık ağaç dalları getirin.

(Ne hemya Bab:8 Ayet:14-15 S:484)

 

Artık bu ayetin de Çardak Bayramı’nın da ne önemi vardı. Odanın bir köşesinde ellerini dizlerine kenetleyerek oturuyordu. Karşıdaki sedirde ise kocası yatıyordu. Ertesi gün Çardak Bayramı’ydı. Ay, en güzel resmigeçidini bir rakkase edasıyla sürdürüyordu. O, bir ayı bir de odanın içinde kendi için kurulmuş olan giyotinleri gördü. Evin hiçbir yerini değil de kalkıp bu odayı temizlemeyi düşündü bir an. Sonra banyo yapmayı, güzel kokular sürünmeyi daha neler neler… Yoksa kalkıp Osmanlıdan kalma kallavi fincanlarda kahve mi yapsaydı. Ne de severdi kocası bu fincanları. Bu fincanları bir de büyük babaannesi severdi. Atalarından kalmıştı ona ve son durak Meryem olmuştu. Osmanlının azametini ve haşmetini içiriyordu bu fincanlar kahveyi değil. Bir an durdu. Abraham ne güzel uyuyordu. Küçükken babaannesinin sorduğu soru geldi aklına, ”Meryem’im, Osmanlı’ya kahve gelmeden önce insanlar kahverengine ne derlermiş, biliyor musun?” Zamanın küçük Meryem’i cevabı bulamayınca mızıkçı gözyaşlarını tellendirirdi. Gözyaşlarına dayanamayan babaanne,”Kahve yok ama fındık ne güne duruyor, fındıkî derlermiş.” diye cevabı verirdi. O günden sonra Meryem, kahverengine fındıkî dedi. Yutkunarak baktı kocasının üzerindeki fındıki örtüye. Kapıyı çalsalar kimseye açmayacaktı. O ve Abraham bu odada mutluydular. Gözünü bir bıçak gibi pencereye sapladı. “Bak,” dedi. “Az sonra yağmur içeriden dışarı doğru yağacak Abraham.” Sonra gülümsedi. Hani yağmur içeriden dışarı yağacak ya, fırsat bu fırsat pencereden sızıp göğe yağmurla birlikte çıkmalı diye düşündü. Sabah yaklaşıyordu. Ona göre güneşin her doğuşu da batışı gibi götürücüydü. Kuşların her günkü kanat çırpışıydı eksilten bir şeyleri. Şimdi o da eksilmişti. Çünkü odanın bir ucu ölü, bir ucu diri; bir ucu taze, bir ucu da bayattı. Bayat ve ölü olan Abraham mıydı? Diri ve taze olan kendisi miydi?

O ve Abraham hayatı hep virgüllerle yaşadılar. Şimdi bu nokta da nereden çıkmıştı?  Arınmışlığın tadını çıkarmışlardı, yavanlaşmış bakışlarla sakinleşen bu yerkürede. Bütün bunlara rağmen bu noktayı kim koymuştu? Oda çok güzel kokuyordu. Abraham hala yatıyordu. Ne olurdu aynı ay gibi güneş de en güzel resmigeçidini yapsaydı. Kaburgaları sayılan bir vücut yoksulluğundaydı sevinci. Kapı çalsa ne yapardı acaba? Kim gelecekti ki? Odanın bir köşesinde hiç kıpırdamadan beynindekileri izlercesine düşünüyordu.

Liseyi bitirdiğinde Abraham’a olan aşkı şairleri bile kıskandıracak kadardı. Engel çıkmadı aşklarına evlendiler. Bir kadının yüreğine demir attıysanız eğer, kaptanı sizsinizdir o geminin. Abraham ve Meryem Çardak Bayramı’nda evlendiler ve geminin kaptanı Abraham oldu. O zamanlar Meryem hasat sevincini yaşayan ırgatlar gibiydi. İçindeki şehr-i mecazlara gark olmuştu beyni. Düşle gerçek arasında bir hayat yaşıyordu. Bazen gönlünü avutacak bir söze, bazen de başını koyacak bir dize ihtiyacı oluyordu.

Gemi yalpalamaya başladığında onu kurtarmak için bir mucizeye ihtiyacı vardı Meryem’in. Kadın ve erkek… Okuduğu romanlar geldi aklına. Nasıl da ayıplamıştı Madame Bovary’deki Emma’yı. Ya Anna Karenina, ona ne demeli? Aşk, tutku, zeka ancak sadakatle taçlanırdı Meryem’e göre. Kendisi öyle değil miydi? Abraham onun her şeyiydi.  Onun kalbine küçük kancalar attığını zannediyordu.  İçindeki küçük kadınlar yeniyetme arzular fısıldasa da ona, o yine Abraham’a tutunmuştu. Oysa Abraham, olmayan bir umudun tellalıydı.

Güzel kadındı Meryem. İçindeki küçük kadınlar da güzeldi. Günün her saatinde farklı bir yaşamak sunardı Meryem’in kadınları ona.  Dünya sahnesinde, dünyanın en iyi tiyatrocusuydu Meryem ve kadınları. Kudüs’ün büyüsü ise adeta raptolmuştu Meryem’e.

Üzgünken en mutluyu oynayabilirdi, mutlu olduğunda da kesik kesik ağlama krizlerine girebilirdi. Yaşamın tam ortasındaydı Abraham’la. Ne zaman ki onun gözlerinde başka bir göz olduğunu gördü ,o zaman yaşamın ucuna doğru yalpalamaya başladı.

Soramazdı kocasına, nasıl sorsundu? Arınmışlıklarını kaybetmenin hiçleşmeye doğru gitmek olduğunu çok iyi biliyordu Meryem. Uzun bir süre görmezden geldi. Onun olmadığı zamanlarda naftalinlenmiş bir yaşamak koyuyordu önüne, eski fotoğraflara bakarak. Yüzüne karşı tükenen kelimelerini fotoğraflardaki kocasına söylüyordu. Sandıktan çıkardığı anılarıyla mütemadiyen konuşuyordu.”Bize dair payımıza düşen sözcüklere ne oldu?”her günün sonundaki soruydu.

            Avuçlarıyla yakalamaya çalışırken tutamıyordu yitirdiklerini Meryem. Biliyordu kocasının gözlerindeki karanlık ışığı, emindi hatta. Kudüs vuruyordu göğsüne. Her seferinde aynı önermeler, aynı tezler delirtiyordu Meryem’i. Yara almıştı yol arkadaşıyla çıktıkları yol hikâyeleri. Oysa ağaçların adını, bitkilerin çeşidini bile ondan öğrenmişti. Fütursuzca akan bu dünyadan korkmamayı ondan öğrenmişti. İnişi de o olmuştu çıkışı da. Şimdi inişi sinmişti bu hayata, yitirilmişliği sinmişti.

            Oda iyice beyaza kesmişti. Meryem, kocasına bakarken anladı içindeki acıyı ve onu neden öldürdüğünü. Kudüs sokaklarındaki evlerden biriydi. O, kimseye haber vermeden bir hafta daha kocasıyla öylece kaldı. Kudüs’te yaşanan ve ölen bir aşktı.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet