İstiklâl Mahkemeleri Üzerine

 

 

“Şimdiye kadar Roma imparatorluğu zamanında Hristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması, matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır.”

 

Karl Marks’ın bu sözlerinin önemi, kitle iletişim araçlarının içinde bulunduğumuz yüzyıldaki gelişmişlik düzeyi göz önüne alınırsa daha iyi anlaşılır. Egemen güçlerin ve onun sözcülüğünü yapanların baskı ve sömürücülüğünü gizlemek amacıyla tarihsel olayları çarptırmaları alışık olduğumuz bir süreçtir. Tarihsel olayları çarpıtmanın, geçmişte yaşanmış olayların aslını değiştirmenin yollarından biri de kara propaganda yapmak, bilgileri çarpıtmaktır. Peki, İstiklâl Mahkemeleri bu durumun neresinde durmaktadır? Bu sorunun cevabına ulaşmak için Cumhuriyet öncesi döneme, Osmanlı’nın son yıllarına gitmemiz gerekmektedir.

Milli mücadele öncesi Osmanlı’nın karışık siyasi ortamı ve ekonomik yapının çöküş sürecinde olması, yıkıldığı güne kadar Batı’nın ekonomik-diplomatik bir yarı sömürgesi durumunda olması, Batı tarafından yaşatılan sömürge düzeninin daha da sağlam temellere ulaşması, Asya sömürge kaynaklarına giden yolda köprü görevi gören ve bir nebze güvenliği sağlayan Osmanlı’nın yönetici kadroları arasındaki çatışma, Osmanlı’nın parlak dönemine duyulan özlemin verdiği bunalım gibi olgular, emperyalistlere yarı sömürge Osmanlı’nın tekrardan şekillenmesi gerektiğini düşündürmüştür. Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrimle birlikte yıkılan Çarlık Rusyası’nın yayılımcı politikası ve sömürü planlarının ortaya çıkarılması Batı emperyalizmini tedirgin etmiştir. Bu durum Osmanlı topraklarında emperyalist ülkelerin güdümündeki yeni  yönetimlerin başa geçmesini gerektirmiştir. Bunun sonucu olarak merkezî Osmanlı Devleti’nin otoritesi ise iyice sarsılmış, ülkenin her yerinde otonomi yanlısı eğilimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Sevr planı, Anadolu’nun parçalanmış ve güçsüzleştirilmiş bir biçime sokulması için işte bu şartlar altında geliştirilmiştir.

Milli mücadele; birinci emperyalistler arası savaşın Anadolu üzerindeki Sevr planlarına karşı olarak ortaya çıkmıştır. Bu mücadele, bir yanıyla diplomatik düzeyde 1. Dünya Savaşı’nın devamı, diğer yanıyla Yunanlılarla sıcak savaş, üçüncü olarak da merkezî Osmanlı bürokrasisi içinde bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Söz konusu dönüşümün temel sebebini, Osmanlı’nın meşhur denge politikasında aramak gerekmektedir.

Osmanlı imparatorluğu, Batılı kapitalist devletlerle Çarlık Rusya’nın çıkar çatışması yüzünden ayakta kalabilmişti. Bu dönem Osmanlı dış politikası, söz konusu çıkar çatışmalarından yararlanma temeli üzerine kurulmuştu. II. Abdülhamit, çıkar çatışmalarından yararlanarak saltanatını sürdürmeye yönelik bir dış siyaset izlemişti. 1. Dünya Savaşı tam bu duruma son vermek üzereyken, Sovyet devriminin yayılma potansiyeli, emperyalistlerin savaş öncesi ve sonrası hesaplarını alt üst etti. ’Yeni Türk Devleti’ de bu yeni durumun yarattığı çıkar çatışmalarından yararlanarak varlığını kesinlemiştir.

Osmanlı merkezi bürokrasisinin kapitalizm etkisi altına girmesiyle yapmak zorunda olduğu ‘Tanzimat ve Islahat’, ilerici düzenlemeler olarak değerlendirilmiştir. Oysa bunlar merkezî bürokrasinin iktidarını korumak amacıyla yapmak zorunda kaldığı düzenlemelerdi. Kendi iktidarını korumak amacıyla Batı’nın kurum, kural ve ideolojilerden yararlanan merkezî bürokrasi kısa dönemde iktidarını korusa da kapitalizm baskısını arttırdıkça bürokrasisinin egemenliği aşınmak durumundaydı. Çünkü denge politikası dediğim kavram, güncel politik açmazları aşmaya yönelen devrimci bir tavır barındırmıyordu.

Bu konuda dikkat çekmek istediğimiz nokta, Mustafa Kemal’in 1 Aralık 1921’de TBMM’de söylediği şu sözlerde saklıdır: “Biz bu halkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altında bulundurabilmek için toptan milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrin izleyen insanlarız.” Osmanlı’nın, bürokratik iktidarını koruma amacıyla giriştiği denge politikalarına karşın, Mustafa Kemal, emperyalizme karşı tutumunu kesinlemiştir.

Mustafa Kemal daha sonra meclise saltanatın ilgası ve padişahın sınır dışı edilmesi için bir kanun teklifi vermiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun denge politikası biterken Mustafa Kemal’in devrimci politikası başlamıştır. Sürekli tartışılan İstiklâl Mahkemeleri’nin önemini bu noktadan değerlendirmek gerekmektedir. İstiklâl Mahkemeleri, kaypak denge politikaları yerine, devrimci bir bağımsızlık inşa sürecinin koruma kalkanı olarak ortaya çıkmıştır. Aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız şekliyle, temelde bir koruma kalkanı olan mahkemelerin, olumsuz yanlarını da kesin bir şekilde dile getirmeye çalışarak, tarafsız bir tutum sergilemeye çaba sarf ettik. Takdir, okuyucunundur.

İstiklâl Mahkemeleri

a) Birinci ve İkinci Dönem İstiklâl Mahkemeleri

İstiklâl Mahkemeleri ilk olarak 1920 yılında kurulmuştur. Mahkemenin ortaya çıkış sebebi asker kaçaklarını yargılamaktır. 1920 – 1921 ve 1921 – 1923 arası 8 + 4 İstiklâl Mahkemesi görev yapmıştır. Konya (2), Sivas (2), Ankara, Eskişehir, Isparta, Diyarbakır, Pozantı, Kastamonu, Samsun ve Yozgat’ta kurulan İstiklâl Mahkemeleri’nde toplam 59.164 sanık yargılanmıştır. Bu sanıkların 11.744’ü beraat etmiştir. İdam edilenlerin sayısı 1054’tür. Müeccelen idam sayısı 2827, gıyaben idam sayısı ise 243’tür. Kürek cezaları 1786, değnek ve para cezaları ise 41.678’dir. Müeccelen, yani ertelenen idam kararlarının daha sonra uygulanıp uygulanmadığı, uygulandıysa kaç sanığın infazının gerçekleştirildiğine dair herhangi araştırma veya resmi bir kayıt bulunmamaktadır.

Birinci ve İkinci dönem İstiklâl Mahkemeleri’nde yaklaşık 60.000 sanığın büyük bir çoğunluğunun yargılanma sebebi asker kaçağı olmalarıdır. Geri kalan suçlar ise casusluk, soygun, tecavüz vb. nedenlerdir.

Birinci ve ikinci İstiklâl Mahkemeleri’nin ortaya çıkış sebebi olan asker kaçakları sorununun neden ve nasıl bu boyutlara ulaştığını düşünürsek, karşımıza çıkan en önemli bulgu; Balkan Savaşları’ndan bu yana neredeyse kesintisiz olarak süren 10 yıllık bir savaş döneminin askerlerde oluşturduğu yorgunluktur. Cephelerde var olan sağlıksız koşullar sebebiyle ortaya çıkan salgın hastalıklar, açlık, temel gereksinimlerin karşılanamaması gibi etkenler asker kaçaklarının sayısının artmasına neden olmuştur.

Ankara’nın, günden güne asker ihtiyacının artmasına karşılık, asker kaçağı sayısı da günden güne artıyordu. Bu koşullarda, Ankara’nın asker kaçakları sorununa kesin bir çözüm bulması gerekiyordu. Bu nedenle, Birinci ve İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri, Meclis’te görüşülmüş ve kısa bir sürede yürürlüğe konmuştur.

Mahkemelerin en önemli amacı, asker kaçaklarına vereceği caydırıcı cezalar yoluyla, askerden kaçmayı düşünen insanların önüne geçmektir. İkinci olarak ise, yargıladığı asker kaçaklarını cepheye geri göndermektir.

Mahkemelerin aldığı kararlar; kesin hükmü olan, herhangi bir üst mahkemeye götürülemeyen ve meclisin dahi müdahil olamadığı kararlardı. Duruşmalar, halka açık yapılıyordu. Bu yolla mahkemenin aldığı sert kararların arkasında soru işaretleri kalmaması hedefleniyordu.

Nihayetinde, Birinci ve İkinci Dönem İstiklâl Mahkemeleri’nin asker kaçakları sorunu çözdüğünü söyleyebiliriz. Birinci ve İkinci Dönem İstiklâl Mahkemeleri, doğrudan siyasi sonuçları olan herhangi bir davaya bakmamıştır. Geniş yetkileri olan bu mahkemelerin sonuç verdiği görülünce, Üçüncü Dönem İstiklâl Mahkemeleri’nin de bu geniş yetkilerle donatılarak kurulma düşüncesi ağırlık kazanmıştır.

Birinci Dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi, Temmuz 1922’de; diğer Birinci Dönem İstiklâl mahkemeleri ise Şubat 1921’de; İkinci Dönem İstiklâl Mahkemeleri ise Ekim 1923’de işlevlerini tamamladıkları için kapatılmışlardır.

Bu süreç  sonunda, 1923 Aralık’ına kadar İstiklâl Mahkemeleri görev yapmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın bitmesi ve Cumuriyet’in ilan edilmesinden sonra İstiklal Mahkemeleri tekrar ortaya çıkmıştır ancak bu sefer siyasi bir rol üstlenmiş olarak…

b) Üçüncü Dönem İstiklâl Mahkemeleri

b.2) İstanbul İstiklâl Mahkemesi

Üçüncü Dönem İstiklâl Mahkemeleri’nin ilki; İstanbul İstiklâl Mahkemesidir. Mahkeme, İsmet Paşa’nın Meclis’e sunduğu önergeyle açılmıştır. İsmet Paşa’nın bu önergeyi verme nedeni, İstanbul Basınının Ankara’ya karşı tavrıdır.

Mahkeme, 1923 Aralık’ta Tanin Gazetesi sahibi ve müdürü Hüseyin Cahit bey’i, İkdam Gazetesi sahibi Cevdet Bey’i ve müdürü Ömer İzzettin Bey’i, Tevhid-i Efkâr Gazetesi sahibi Velid Bey’i ve müdürü Hayri Muhiddin Bey’i yargılamaya başlamıştır. 2 Ocak 1924’te dava sonuçlanmış, bütün gazeteciler beraat etmiştir.

Lütfi Fikri Bey, Hilafeti öven ve Meşrutiyet’in geri gelmesini savunan yazıları neticesinde 5 yıl kürek cezasına çarptırılmıştır.

İstanbul İstiklâl Mahkemesi, birkaç küçük davaya daha baktıktan sonra 5 Şubat 1924’te işlevini tamamlamasıyla birlikte kapatılmıştır.

İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin gazeteciler davası; Ankara’nın, İstanbul’daki saltanatçı basına verdiği bir gözdağı olarak yorumlanabilir. Beraat eden bu gazetecilerin, bir buçuk sene sonra aynı suçlardan yargılanıp bu defa ceza almış olmaları da bu yorumumuzu doğrular niteliktedir.

b.3) İsyan Bölgesi İstiklál Mahkemesi

1925 yılında, Türkiye’nin doğusunun büyük bir bölümünü kapsayan Şeyh Sait İsyanı gerçekleşmiştir. Ayaklanmanın güttüğü nihai hedef üzerinde bugün bile netleşmiş bir düşünce olmamakla birlikle, bizim görüşümüz; bağımsız bir Kürdistan temelinde örgütlenen isyanın, sonradan içine dini olguların girmesiyle niteliğinin bir değişime uğradığıdır. İsyan, başladıktan sonra ciddi bir dini söyleme bürünmüştür. Ancak bu durum isyanın bağımsız Kürdistan hedefini yok etmemiştir. Şeyh Sait isyanına yapılabilecek en güzel tanım; isyanın bir Kürt – İslam ayaklanması olduğudur. İsyan, Kürdistan İstiklâl Komitesi tarafından örgütlenmiş ve yönetilmiştir. Bu komitenin liderleri; Cibranlı Halit, Yusuf Ziya Bey, Ali Rıza Bey, Faik bey, gazeteci Kemal Fevzi, Dr. Fuat gibi kişilerdir. Özellikle Şeyh Sait, bu komitenin örgütlenme faaliyetlerinde bulunmamış ve komiteye de 1924’ün sonlarında katılmıştır. İsyanın başında bulunanların birçoğu emekli askerdir. Ancak sonradan öne çıkan ‘şeyh’lerin hemen hepsi isyana sonradan dahil edilmişlerdir. Şeyh Sait’i, bölgedeki etkin nüfusundan faydalanabilmek adına, Yusuf Ziya ikna etmiş ve isyana dahil etmiştir.

İstiklâl Mahkemesi’ndeki yargılamalar her zaman olduğu gibi halka açık yapılmıştır. Duruşmaların en ilginç yanıysa, isyanın başında bulunan birçok ismin birbirini suçlaması, birbiri hakkında olumsuz ifadeler vermesidir. İstiklâl mahkemesi göreve başlamadan önce harp divanında yargılanan Cibranlı Halit, Bitlis eski mebusu Yusuf Ziya Bey, Cibranlı Halit’in kayınpederi Fuat ve Molla Abdülrahman 14 Nisan salı sabahı 05:30’da idam edilmişlerdir. Şeyh Sait ise 16 Nisan’da Kürt Alevisi olan Homşek aşireti tarafından yakalattırılmıştır. 27 Mayıs 1925’te Seyyit Abdülkadir, Seyyit Mehmet, Kemal Fevzi, Kör Sadi, Hoca Askeri ve Avukat Hacı Ahdi asılmıştır. 3 Haziran’a kadar yargılanan 389 kişiden 28’i idam edilmiş, 21’i hakkında gıyabında idam kararı verilmiştir. Kalanların 5’i 15 sene, 1’i 14 sene, 3’ü 3 sene, 4’ü 2 sene, 1’i 16 ay, 15’i 3 ay, 2’si 2 ay hapis cezası almıştır. 47 kişi ise beraat etmiştir. Şeyh Sait ile birlikte yargılanan 80 kişinin 47’si idam edilmiştir. Mahkeme sonucunda, dinin, Kürdistan’ı kurabilmek amacıyla kullanıldığı, bu yolla isyancıların harekete geçirildiği kararına varılmıştır. Davaları inceledikten sonra denilebilir ki; isyanın nihai hedefi bağımsız bir Kürdistan kurabilmekti. Din ise, bu noktada ciddi bir biçimde kullanıldı. İsyanın Türkiye Cumhuriyeti’ne şeriat getirmek gibi bir amacı olmadığını düşünüyoruz. Ancak kurulmak istenen Kürdistan’ın şeriatla yönetilip yönetilmeyeceği sorusuna dair net fikirler söylemek oldukça zordur. Çünkü isyanın vitrininde şeyhler olmasına karşın, işin mutfağında olan asıl liderlerin hemen hepsi dine uzak olan aşiret liderleri ve emekli subaylardır. İsyanın başarısızlığa uğramasındaki en önemli iki nedeni,  Türk ordusunun 50 bin askerle (isyancılar 15 bin silahlıydı) isyanı şiddetli bir şekilde bastırması ve isyana özellikle Alevi aşiretlerin destek vermemesidir. 1938’de isyan çıkan Dersim’in adının Şeyh Sait isyanında bir kez bile geçmemesi de bunun kanıtıdır. Alevilerin Şeyh Said isyanına katılmamasının altında yatan nedenin mezhepsel olgular olduğu konusunda ciddi tartışmalar bugün de devam etmektedir.

Duruşmalar devam ederken tekkelerle ilgili ilginç ve bir o kadar da önemli konuşmalar yaşanmıştır. Müridlerin, şeyhlerine, kendilerinden geçmiş bir halde: ”Bize Allah’ın yüzünü göster ya şeyh!” gibi isteklerde bulunduklarına dair iddalar ortaya atılmıştır. Tekkelerin yapısı üzerine uzun konuşmaların geçtiği bu duruşmalardan sonra İstiklâl Mahkemesi 30 Haziran 1925’te sıkıyönetim altındaki 14 ile gönderdiği yazıda bütün tekkelerin kapatılmasını emretmiştir. Ancak istiklâl mahkemesinin verdiği bu doğru kararın dönemin şartlarında çok fazla uygulanamadığı da su götürmez bir gerçektir.

Bu dönemde ayrıca ilgi çekici ve sorgulanması gereken bir olay vardır. Pötürge olayı. 290 kişi, Malatya’nın Pötürge ilçesinde çıkan ayaklanmaya katıldıkları gerekçesiyle yargılanmaktadır. Ancak duruşma ilerledikçe anlaşılır ki; Pötürge’de isyan filan çıkmamıştır. Pötürge’de isyan olduğuna dair iddialar, nüfus sağlamak amacıyla Şükrü Ağa tarafından ortaya atılmıştır. Şükrü Ağa, bu iddianın ‘inandırıcı’ olması amacıyla onlarca köyü yaktırmış ve birçok inanın yok yere ölümüne sebep olmuştur. Tüm bunlar anlaşıldıktan hemen sonra Başbakan İsmet Paşa’dan 31 Ocak 1926’da bir telgraf gelir. İsmet Paşa, Şükrü Ağa’nın Milletvekili olan Hacı Bekir Ağa’nın damadı olduğunu ve Şeyh Said ayaklanmasında hükümet lehine çalıştığını belirterek, yargılamada bu durumun da göze alınmasını istemiştir. O güne kadar yüzlerce insanı asan İstiklâl Mahkemesi; onlarca köyü yaktıran, yüzlerce insanın ölümüne sebep olan ve birçok kişiye işkence yaptırdığı saptanan Şükrü Ağa’yı asmamış, 15 sene kürek cezasına mahkum etmiştir.

İstiklâl mahkemesi şubat ayında 15 civarı idam gerçekleştirmiştir. Mart 1926’da Hazo ayaklanmasının yargılamalarıyla birlikte idam edilenlerin sayısı 200’e yaklaşmıştır. Mayıs ayına gelindiğinde Şeyh Said isyanının yargılamaları neredeyse bitmiştir ama yer yer ufak çaptı isyanlar çıkmaya devam ediyordur.

İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi, 10 Mayıs – 18 Temmuz 1926 arası 30 idam, 420 hapis cezası verdi. 381 kişi beraat etmiştir. Bu dönemden sonra davalar gitgide azalmış ve Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin isyanı iyice bastırmasıyla birlikte, 7 Mart 1927’de resmi olarak İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi kaldırılmıştır. 12 Nisan 1925 – 7 Mart 1927 arası İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi’nin, meclis kayıtlarına göre aldığı kararlar şöyledir:

Yargılama: 5110

Ayrıca burada belirtilmeyen 131 idam kararı vardır.

İdam: 207

Bunlar, asker kaçakları için verilmiş kararlardır.

Gıyaben İdam: 213

Hapis, Kürek vs: 1911

Beraat: 2779

Tüm bu sayıların kesinliği olmamakla birlikte mahkeme başkanının tuttuğu çizelgede bazı farklılıklar da mevcuttur.

b.3) Ankara İstiklal Mahkemesi

Başkanı Afyon Mebusu Ali Bey, savcı İzmir Mebusu Necip Ali Bey, üyeler Kılıç Ali Bey (Antep), Reşit Galip Bey (Aydın), Ali Bey (Rize)’idi. Mahkeme fiili olarak 17 Mart 1925’de göreve başlamıştır.

Mahkeme ilk olarak iki gazetecinin yargılanmak üzere Adana’dan Ankara’ya gönderilmesini istemiştir. Vali Hilmi Bey’in ödenek yok diyerek isteği geri çevirmesi üzerine kendinin de yargılanması kararlaştırılmıştır. Göstermelik bir ceza alan Hilmi Bey, yargılamadan sonra Adana’da valilik görevine devam etmiştir. Yargılanmasına gösterilen neden ise; mahkemenin çalışmasını sekteye uğratmak olmuştur.

Ankara İstiklâl Mahkemesi, birçok gazeteciyi yargılamıştır. Bazıları 1’er, 2’şer yıllık hapis cezaları; bazıları ise 3’er, 4’er yıllık sürgün cezaları almıştır. Gazeteciler içinde yargılanan en önemli isim hiç şüphesiz dönemin en ünlü kalemlerinden Hüseyin Cahit Bey’di. Eski İttihat ve Terakki’ci, Servet-i Fünun yazarı, Malta sürgününe gidenlerden biri olmak gibi önemli sıfatlara sahip bir isimdir Hüseyin Cahit Bey. Daha önce İstanbul İstiklâl Mahkemesi’nde de yargılanan Hüseyin Cahit Bey’in bu defa yargılanma sebebi, yönetime muhalif yazılar yazmış olmasıdır. ”Polisten, Terakkiperver Partisine Baskın” gibi gazete başlıkları yüzünden yargılanan Cahit Bey ve Tanin Gazetesinin sorumlu diğer birkaç kişisi, savunmalarında basın özgürlüğünün önemini vurgulamışlardır. Özellikle Hüseyin Cahit Bey yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çekmiştir. ‘‘Engizisyon döneminden beri, medeni ve hür dünyada ve egemenliği halka dayanan bir demokrasi ve cumhuriyette kimse fikir mesleğinden dolayı suçlanıp sorumlu olmamıştır. Fikir mesleğine ceza yoktur. Ben cumhuriyetçi, laik, yenileşme yanlısı, şiddet ve baskı karşıtı biriyim.” diyerek kendisini savunmuştur. Ancak, Hüseyin Cahit Bey, süresiz sürgün cezasına çarptırılmıştır. Cahit Bey, birkaç yıl sonra Hakkı Tarık Us’un ödediği kefaletle serbest kalmıştır.

Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin bir diğer yargılaması grev yapan telgraf işçilerine dair açılan davadır. Maaşlarına zam isteyen telgraf işçileri, Samsun, Adana ve Trabzon’da grev ilan etmişlerdir. Mahkeme, bu grevi ”devletin haberleşmesini ihlal ve işgal” olarak yorumlamış ve işçileri mahkemeye sevketmiştir. Mahkeme Samsun Telgraf Müdürü Halim Bey’e 3 sene, Muhabere baş memuru Ali Rıza Bey’e 2 sene, Muhabere memurları Faruk ve Mehmet Efendi’ye 1’er sene ve istida memuru Rıza Tevfik Bey’e 1 sene hapis cezası vermiştir. Diğer işçiler serbest bırakılmıştır. O dönem için çok cesurca olan bu grevin istiklâl mahkemesinde yargılanmış olması, Cumhuriyet tarihimize oldukça sıkıntılı ve üzücü bir vaka olarak geçmiştir.

Dönemin en önemli sosyalist yayın organı, bünyesinde Nazım Hikmet’i de barındıran Aydınlık Dergisiydi. Diğer iki önemli yayın organı ise İstanbulda’ki Orak – Çekiç ve Bursa’daki Yoldaş gazeteleriydi. Şeyh Sait İsyanında, hükümeti desteklemelerine rağmen, bu 2 yayın organı da kapatılmış ve 34 sosyalist yazar yargılanmıştır. Dava sonucunda 6 yazar 7’şer yıl kürek, 6 yazar 10’ar yıl kürek, aralarında Nazım Hikmet’in de bulunduğu 4 firarı sosyalist yazar da 15’er yıl gıyabında kürek cezasına çarptırılmıştır. Bu utanç dolu cezalar, 1926 yılında Cumhuriyet bayramında hükümet tarafından affedilmiştir.

Ankara İstiklâl Mahkemesi, 7 Mart – 7 Eylül 1925 tarihlerinde 602 sanığı yargılamıştır. 25 idam, 183 beraat, 13 kişi kürek, 109 kişi de 15 yıla kadar hapis cezası almıştır. Kalanların hakkında karar verilmemiştir. Bu sayıların içinde de yine asker kaçakları ile ilgili kararlar yoktur.

Şapka kanunu ile birlikte isyan eden bazı gerici çevrelerin davalarında ise 10 civarı idam, 50 – 60 civarı hapis cezası verilmiştir.

İzmir Suikasti Davası

Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin, sonuçları açısından baktığı en önemli dava, İzmir Suikasti davasıdır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in yurt gezisi sırasında, İzmir’de öldürüleceği bilgisi Vali Kazım Bey’e ulaşınca, zanlı Ziya Hurşit, silahlarla birlikte yakalanmıştır. Hemen ardından Terakkiperver üyeleri Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalarla birlikte 49 kişi tutuklanmıştır. Bunların 15’i mebus, yaklaşık 10’u eski mebustur, ancak hemen hepsi de eski İttihatçıdır. Bir takım sorgulamaların neticesinde dava, 1 – İzmir Suikasti Davası ve 2 – İttihatçılar Davası olarak ikiye ayrılmıştır. Dava sonucunda 13 kişi idam edilmiştir. İdam edilen isimler: Şükrü, Edip, Arif, Abidin, Hafiz Mehmet, Halis Turgut, İsmail Canbolat, Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Baytar Rasim ve Rüştü Paşa’dır.

İttihatçılar davasında ise Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım, Ardahan Mebusu Hilmi ve Nail Beyler idam edilmiştir. Daha sonradan yakalanan Abdülkadir Bey de asılmıştır. Rauf Bey ise yurtdışında olduğu için gıyabında 10 yıl sürgün cezasına çarptırılmıştır. Eski Başbakan Rauf Bey ise, 1935’e kadar yurda dönmemiştir.

İzmir Suikasti davası, özellikle 2’nci kolu olan İttihatçılar davasıyla, ittihatçıları ciddi bir biçimde susturmuş ve mevcut yönetimin iktidarını pekiştirmiştir.

Suikast girişimi üzerine Atatürk’ün şu sözlerine kulak verelim: “Beni öldürürlerse vatandaşlarımın intikamımı alacaklarına güveniyorum. Ben ölürsem bile soylu ulusumun beraber yürümekte olduğumuz yoldan ayrılmayacağına inancım vardır. Bu nedenle gönül rahatlığı içindeyim. Düşmanlarımız istedikleri kadar düşündükleri iğrenç çarelere başvursunlar. Onların son güçleriyle yapacakları davranışlar bizim devrim ateşimizi söndüremez. Onların, kendilerini zarara ve zaman zaman da milleti üzüntüye sokan akılsızlıklarına acıyorum. Cumhuriyet Hükümeti’mizin demir pençesi ve İstiklâl Mahkemesinin adaletli eli duruma tam olarak hakim bulunuyor. Sayın halka, onun adaletli kararlarını soğukkanlılıkla beklemelerini tavsiye ederim” sözleriyle İstiklâl Mahkemeleri’nin Türk Genel Devrimi’nin koruyucu kalkanı olduğunu vurgulamıştır.

Atatürk, denge politikasından devrimci bir kurtuluş ve kuruluş politikasına geçişi, İzmir Suikasti üzerinden şöyle açıklamıştır: “Alçak teşebbüsün benim şahsımdan çok kutsal cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelere dönük bulunduğuna şüphem yoktur. Bu nedenle, genel olarak gösterilen duygularla, cumhuriyetimize ve ilkelerimize olan aşırı bağlılığın ne kadar kopmaz güçte olduğu kanısına bir kez daha vardım. Temeli, büyük Türk milleti ve onun kahraman evlatları olan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve şuurunda kurulmuş bulunan cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan ilham alan ilkelerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceğini sananlar çok zayıf dimağlı bahtsızlardır. Bu gibi bahtsızların, cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde hak ettikleri işleme uğramaktan başka elde edecekleri bir şey olamaz. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır (Sonsuza kadar yaşayacaktır). Ve Türk milleti, güvenliğini ve mutluluğunu sağlayan ve koruyan ilkelerle uygarlık yolunda durmaksızın yürüyecektir.”

Ankara İstiklâl Mahkemesi, toplamda 2436 kişiyi yargılamış ve 150 civarı sanığı idam etmiştir. 100’e yakın da gıyabında idam kararı almıştır. 1343 sanık ise beraat etmiştir.

Sonuç

İstiklâl Mahkemeleri’ni, açıldıkları 3 döneme göre ayrı ayrı ele almak gerekir. İlk ve ikinci dönem istiklâl mahkemeleri, genellikle asker kaçakları davalarına bakmıştır. Bunun dışında soygun, cinayet, casusluk gibi davalara da bakmıştır. Dönemin şartlarını göz önüne aldığımızda, ilk ve ikinci dönem istiklâl Mahkemeleri’nin aldığı kararların vicdanımızı rahatsız etmediğini belirtmek yerinde olur. Ancak kabul edilmeli ki, özellikle üçüncü dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi eliyle gazeteciler ve işçilere yönelik bazı kararlar oldukça serttir. İstiklâ Mahkemeleri, gerici isyanları bastırırken, bunun yanında eski ittihatçıların da tavfiyesini gerçekleştirmiştir. İktidarı elde edebilmek için Mustafa Kemal’e suikast yapmayı bile deneyen ittihatçı kalıntılarının idamlarına bir muhalefetimiz yoktur. Musfata Kemal Atatürk’ün, eski çevresiyle arasında çok açık bir iktidar mücadelesi yaşanmıştır. Bu mücadeleyi, Mustafa Kemal’in, yani devrimci düşüncenin kazandığı gerçeği ise, istiklal mahkemeleriyle kesinlik kazanmıştır.

 

Kaynakça:

 

– Bu yazıdaki bilgiler, 2012 yılında Uludağ Üniversitesi Kütüphanesi’nde hazırlanmıştır.

– Yazıda geçen tüm rakamlar, Uludağ Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki İstiklâl Mahkemeleri ile ilgili yazılmış araştırma kitaplarından alınmıştır.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet