İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Kaderi

Ön Not: Bu yazıyı Temmuz 2017’de yazmış ama yayımlama imkanı bulamamıştım. Bu yazıda 19 Mayıs 2017’de İran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halk tarafından seçilmesine rağmen İran lideri Ali Hamenei’den aylar sonra cumhurbaşkanlığı mazbatasını alabilen Hasan Ruhani’nin başına gelmesi muhtemel bir devrim darbesinin ayak sesleri hakkındaki düşünce ve İran’daki izlenimleri anlatmaya çalıştım. Yaklaşık alt önce yazılan bu yazıyı o günün şartlarına göre değerlendirilmesini arzu ederim.

“Özgür İran” Hayalleri!

Bugünlerde İran İslam Cumhuriyeti’nde farklı olaylar meydana gelmekte ve meydana gelen olaylar ise bölge halkını hatta AB ve ABD yetkililerini bile hem bir hayli tedirgin etmekte hem de kendilerince bir “Özgür İran” için ümitlendirmektedir. Bir puzlle gibi meydana gelen İran iç siyasi ve toplumsal vakıalar özellikle İran’ın reformist cenahını da pek tedirgin etmektedir. Bir taraftan bunlar olurken diğer taraftan da İran’ın görünen iç siyasi dinamizmine göre olayların kontrolünün muhafazakar kesimde olduğu da pek aşikardır.

Peki İran’da meydana gelen ve bazı kesimleri tedirgin eden bazı cenahı ise ümitlendiren olaylar nelerdir? Bu sorunun cevabından önce şunu vurgulamak gerekir ki paradoksal bir hayatın hüküm sürdüğü Fars ülkesinde meydana gelen olaylar pek de sade bir dille izahı mümkün olmayacağından dolayı anlatılanlar belki bazı zevat için anlaşılır olmayabilir. Elbette İran’da meydana gelen olayları kendi hayatımızda yaşadığımız olaylar üzerinden de idrak etmemiz mümkündür. Nitekim yerli ve milli gemimizin rotası bir Ortadoğu ülkesi olma yolundaki ceht ve gayreti de buna bir örnektir. Bu bağlamda komşumuzun evinde meydana gelen anormallikler bize de sirayet ettiğinden dolayı bu durum karşısında var olan sistem, bize bazı şeyleri doğrudan veya dolaylı olarak tahakküm ettirmektedir ve hayatımızdaki var olan bu tahakkümat ve dayatmalar İran’daki havadisle benzerlik gösterdiği için bir nebze bile olsa İran toplumunun ahvalini bize bazı şeyleri anlatmada kifayet edeceği kanaatindeyim. Yine bu cümlelerin izahı için bu yazının asıl gayesini ortaya koyma adına sanırım şöyle bir açıklamada bulunmak daha sağlıklı olabilir.

Evet, İran; kadim bir millet ve medeniyetin yaşadığı toprakların yegâne adıdır. Diğer bir ifadeyle İran; Fars ülkesinin/ülküsünün genel bir adıdır. Bundan dolayı Arya öyle bir platodur ki hem ilm-i siyaset dahilerini hem de dünyanın en büyük üdeba-i edebiyatını bir rüşeym gibi bağrında yetiştirmiştir. Günümüzde ise İran veya Arya Platosu biraz daha küçük bir hal almıştır. Yüz ölçümü olarak eskiye nazaran küçük olmasına rağmen bazı ideolojik fikirler eşliğinde 14 asır önceki o büyük azametini de hala sürdürme çaba ve gayreti içindedir. Bunun neticesi olarak da İranlı seçkinler bu ideolojik fikirlerin meyvesini yemekle kalmayıp başka bazı ülkelere de ihraç etmekteler.

Böyle bir durumda geçmişten günümüze dek seçkinlerin karşısında her zaman tahkir edilen yoksul kitleler var olagelmiştir ve tarihî olayların raflardaki köhne olmuş kitapların içinde kalmama adet-i yegânesi sanırım bu sefer de İran toplumu için tezahür edecek. Bu raflarda tozlanmış tarihi olaylar İran toplumu için hep var olagelmiş bir durumdur. Belki bu seferki olayların meydana geliş ve tezahür şeklinde bazı farklılıklar arz edebilir. Bunu farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak ilerde İran’da meydana gelebilecek devrim(ler)in AB-ABD ülkeleri öncülüğünde Halkın Mücahitleri Örgütü aracılığıyla olması mümkündür ki şu an bunun hazırlıkları da yapılmaktadır. Bu durumu destekleyen birinci örnek ise 1 Temmuz Cumartesi günü Fransa’nın başkenti Paris’te basına açık yapılan geniş katılımlı toplantıda da farklı ülkeleri temsil eden sözcüler tarafından İran’ın özgür olması için gerekli adımların atılması gerektiğinin vurgulanmış olmasıdır. Bu “özgürlük” kelimesi “adalet” gibi nisbi bir kavram olduğundan dolayı sanırım batı(k) ülkeler bu ikdamatla Afganistan, Irak, Suriye vb. ülkelerde olduğu gibi İran’da da garb(-zede)a dayalı bir demokrasi inşası peşindeler.

Bu arada batı ve bazı diğer İran karşıtı ülkelerce desteklenen Halkın Mücahitleri Örgütü’nden de söz etmeden olmaz. Bu örgüt İran devriminde bizzat rol almış daha sonra İmam Humeyni ile fikir ayrılıkları yaşayınca dönemin en büyük devlet adamlarından biri olan Şehit Behişti ile birlikte 72 kişinin öldüğü 7 Tir (1981) saldırısını gerçekleştirmiştir. Fakat bazı siyasetçiler bu saldırıyı Devrim Muhafızları Ordusu’nun yaptığını dile getirmektedir. Tabii bu durumu ispatlayan herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Günümüzde yapılan haberlere göre Batı bu örgüt öncülüğünde bir “Özgür İran” ülkesini tesis etmek istiyor ama ben şahsen bu örgütün İran’da herhangi bir başarı sağlayabileceğine inanmıyorum zira bu örgüt 8 yıl süren İran-Irak Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in yanında yer alarak kendi ülkesine karşı bir işgal harekâtına girişmiştir. Konumuz açısından bu kadarı kâfidir. Daha fazla ayrıntı başka bir yazının konusudur. Şimdi asıl konuya dönebiliriz.

Fakirler ve Seçkinler: Kim kazanacak?

Bir taraftandan molla sistemini yıkmak için dış ülkelerin faaliyetleri artık aleni bir şekilde kendisini gösterirken diğer taraftan da İran içinde son demlerini yaşayan kanser hastası bir dini liderin varlığı da söz konusudur. Öte yandan görünürde dıştan değil içten bir siyasi yelpazeyle İran’ın “muasır medeniyetler seviyesi”ne gelmesi gerektiğini savunan bir cumhurbaşkanı da mevcuttur. Böyle bir durumda İran ya batı ülkelerinin istediği bir ülke olacak ya da daha da içine kapanık bir hal alacak. Çünkü demokrasi ve insan haklarını savunan molla geleneğinden gelen şu anki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin halihazırdaki İran lideri Hamenei’nin ölümünden sonra Uzmanlar Meclisi tarafından İran’ın yegane lideri olarak seçilmesi durumunda bu olay İran’ın kaderini de farklı bir tarzda değiştirebilir. Bunu Ruhani’nin önümüzdeki dört yıl boyunca görev yapacağı süre zarfında daha ayrıntılı olarak görmüş olacağız. Tabii böylesi hiçbir şeyin belli olmadığı siyasi bir zeminde seçkin-fakir arasındaki ekonomik dengelerin sağlanması çok önemlidir zira İran toplumunun ekseriyeti fakir kitlelerden meydana geldiği için bu kitlelerin ülkenin siyasetine de dolaylı olarak etki etmeleri söz konusudur.

Böyle bir dertten (seçkin-fakir arasındaki fark) mustarip günümüz İran toplumunu ekonomisiyle imtihan edilen bir seçkin-fakir çerçevesinde değerlendirmek mümkündür ki bir üstteki paragrafta da bunu farklı bir şekilde anlatmaya çalıştım. İşte burada asıl soruyu sormak gerekir: Yaklaşık 40 yıldır devam eden bu mücadeleyi azınlık olan seçkinler mi yoksa tahkir edilen fakir kitleler mi kazanacak? Burada İran toplumunda kimlerin azınlıkta olan seçkinleri ve kimlerin de fakirleri temsil ettiğini veya böyle bir iddianın peşinde olduğunu iddia edenlerin varlığından söz etmek gerekir. Görünüşte başa gelen veya İranlıların deyimiyle “müntahap” olan herkes fakiri, yetimi koruyup-kollama derdindedir. Fakat siz bunu sıradan halka sorduğunuzda gelenin ihtilas peşinde olduğu cevabını alırsınız. Hatta bu ihtilaslar bazen en büyük makamlar bile olabilir ki bu makamlar İran İslam Cumhuriyeti’nin asıl anayasasını teşkil etmektedir diyenlerin varlığı da az değildir.

Böyle bir siyasi ve toplumsal atmosferde ülke içinde bir bozulmanın meydana geldiğini söyleyen veya iddia eden efrat çoğunlukta olmasına rağmen bu durumun düzelmesi için neden elle tutulur bir girişimde bulun(a)madıkları ise meçhul bir konudur. Bu durum belki de sesini ses edenin dili kesildiği veya endam u kamet eden başların dar ağacında sallandığı içindir ki kimse de muhalefet tavrı takınamıyor. Ya da diğer bir durumun ise İran İslam Cumhuriyeti’nin asıl mihverini teşkil eden yegane sistemin Velayet-i Fakih’in varoluşçu bir savaş sürdürüyor olmasıdır. Bunun için bu sistem resmi olarak 1979 yılında kurulduğundan buna yana herkes tarafından kırmızı bir çizgi olarak kabul edilmektedir. Seçkinlerin herkesi bu kırmızı çizgi etrafında toplama gayreti bazen sonuçsuz kalabiliyor bazen de cidalle hem dem olabiliyor. Elbette bu hem dem olma durumu bir sevda uğrunda savaşanların değil belki bir çıkar meselesinden dolayı meydana gelmektedir. Günümüzde bazı olayların iç yüzü de bu şekildedir. Bu konunun muğlak kalmaması için Hamenei-Ruhani kavgasını örnek vermek gerekir.

 

Hamenei-Ruhani  Kavgası Nereye Evrilecek?

Şu an İran’da seçkin-fakir ayrımı öyle bir kerteye ulaşmıştır ki ayan-beyan olan bir vakıa olup bu durum Hamenei-Ruhani döngüsünde evrilmektedir. Kimin kazanacağını elbette zaman gösterecek. Tabii bunu bir iç savaş olarak da değerlendirmemek gerekir. Aslında bunu Velayet-i Fakih’e yöneltilen eleştiriler bazında değerlendirirsek İran’da üst makamlar arasında tam bir kaosun yaşandığı söylenebilir fakat eğer aile içi bir kavga olarak düşünürsek bu tür havadis gelip-geçicidir deyip üzerinde durup boşuna vaktimizi heder etmemek gerekir. Peki bu iki ihtimali de geçersiz kılan üçüncü bir ihtimal varsa o zaman nasıl olacak? Sanırım bu soruyla birlikte ikinci paragraftaki sorunun cevabı da verilmiş oldu; ülkede ciddi bir muhalefetin meydana gelmemesi için bütün muhalifleri bir çatı altında toplama stratejisi. İran’ın son zamanlardaki –hatta 1979’dan beri- iç siyaset profili bu şekilde olduğu söylenebilir. Peki İran’da yaşanan son çekişmeler nedir ve neden kaynaklanıyor?

Son zamanlarda  İran’da alışıla gelmiş olmayan bazı olayların meydana geldiği -Türk basınına pek yansımasa da- İran’ı yakından takip edenlerin malumudur ve bu olayların hayati önemi hala devam etmektedir. Aynı şekilde bu havadis İran’ın birinci gündemi olarak da varlığını sürdürmektedir; İslam ve Cumhuriyet kavgası. Bu arada İran İslam Cumhuriyeti’nde şu an kavgalı olmayan kelime İran’dır. Bunun da Azeriler tarafından bir evrim-doğma sürecine çekileceği pek aşikardır. Evet, Hamenei ve Ruhani’nin söz düellosu epeydir süre gelen bir hadisedir. Gerekse Ruhani’nin ilk döneminde (2013-2017) gerekse de son seçimlerden (19 Mayıs 2017) sonraki görüşleri Hamenei’yle pek örtüşmemektedir. Ruhani bu fikir ayrılıklarının dozajını Velayet-i Fakih hakkında farklı beyanlarda bulunacak kadar ileriye götürmüştür.  Elbette kendi zannımızca dinin daha doğru araştırılıp yaşanılması için peygamberler de -insan olmaları itibarıyla- eleştirilebilirler. Fakat İran’da değil peygamberler, Hz. Ali’nin torunları dahi eleştirilemez. Çünkü onlar peygamberi temsil etmektedir. Çünkü onlar günahsızlar, masumlar; yani peygamberlerin sıfatları onlar için de geçerlidir. İşte böyle bir durumda İran’da Şii inancındaki 12. kayıp İmam Mehdi’yi temsil eden bir düşünce sisteminin varlığı din adına bazı şeyleri de sınırlandırmaktadır. İran’daki bu dini veya düşünce sisteminin adı ise Velayet-i Fakih’ten başka bir şey değildir. Velayet-i Fakih’in başında da dolaylı olarak halk tarafından seçilen bir imam vardır. Fakat bazı Şii alimleri, tıpkı diğer imamlar gibi kayıp 12. İmam Mehdi’yi temsil eden kişilerin de Allah tarafından seçildikleri yönünde bazı fetvalar vermişlerdir. Bu imamet makamı da İmam Humeyni’yle başlayıp günümüzde Seyyit Ali Hamenei ile devam etmektedir. Burada şunu da vurgulamak gerekir ki Hz. Muhammed’in neslini devam ettiren Hz. Ali’nin torunlarından kayıp (Bu durum Şii mezhebi inancına göredir) 12. İmam Mehdi’yi temsil eden İran lideri Hamenei ile Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani arasındaki kavga da bundan dolayı hayati bir öneme haizdir.

Ruhani, Velayet-i Fakih’i temsil edenin halk tarafından seçilmesi gerektiğini Hz. Ali üzerinden örnek verirken, İran lideri Hamenei’nin ise mutlakıyetçi bir Velayet-i Fakih sistemini sürdürmek istemesi ve Ruhani’nin icra makamında olması sebebiyle İran’ın ikinci ordusu olan Devrim Muhafızları Ordusu vasıtasıyla fiili cumhurbaşkanının yapmak istediği icraatları engellemek istemesi asıl ateşin alevlendiği konular olmuştur. Tabii Ruhani, ilk dönemini müesses nizamın dayatmalarına karşı yumuşak bir tavırla geçiştirmeye çalıştı ve 19 Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların %58’sini alması onun elini daha da güçlü kıldı. Bu durum halkın Ruhani’nin arkasında olduğunu gösteriyor ve Ruhani de buna güvenerek Hamenei ve Devrim Muhafızları Ordusu’na karşı eleştirilerinin dozunu daha da artırdı. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu durum öyle bir yere ulaştı ki Velayet-i Fakih makamı insanlar arasında sorgulanır bir hal aldı. Bu makam ki İran İslam İnkılabı’nın kırmızı çizgisidir. Bu duruma anayasamızın ilk 4 maddesini örnek verirsek konunun anlaşılması açısından bize kolaylık sağlamış olur.

 

“Beni Sadr-Ruhani Beraberliği Hayırlı Olsun”

Burada şu durumun altını da çizmek gerekir ki Velayet-i Fakih kavgası Ruhani ile başlayan bir durum değildir. Bu durumun İran’ın ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr ile başladığı söylenebilir. Şu an Fransa’da sürgünde olan Beni Sadr’ın arası İmam Humeyni ile mutlakıyetçi bir Velayet-i Fakih çekişmesinden dolayı açılmış ve bu durum cumhurbaşkanlığı makamından azledilmesine yol açmıştır. İran’ın modern tarihinde böyle bir vakıa yaşandığı için tarihin tekrardan tekerrür etmemesi adına Ramazan ayında İran lideri Hamenei bir iftar yemeğinde bu örneği vermiş ve ülkenin bir kutuplaşmaya doğru gittiğine vurgu yapmıştı. Burada şu çerçeveyi iyi çizmek gerekir: Hamenei, Beni Sadr’ın ülkeyi kutuplaştırdığı için azledildiği –ki bu durum Beni Sadr’a göre halkın hakkını savunduğundan dolayı azledilmiştir- örneğini vererek neyi hedeflemek istedi? Bu örnekle, kendisine göre ülkenin kutuplaşmasını önlemek mi yoksa kendisiyle pek yıldızı barışmayan Hasan Ruhani’ye gözdağı mı vermek istedi?

Bu benzetmeyle herkes farklı yorum ve analizlerde bulundu ama detaylı ve fiili olarak bu soruların cevablarına ileriki günlerde ulaşacaktık. Nitekim Hamenei’nin Beni Sadr üzerinden verdiği bu örnek Tahran’da Dünya Kudüs Günü direnişine katılan Hasan Ruhani, makam aracına bineceği sırada aleyhinde hakaretamiz bazı sloganlar şeklinde kendisini göstermiştir. Küçük bir grup tarafından atılan sloganların içeriği ise şu şekildeydi: “Kahrolsun münafık, kahrolsun Amerika mollası, Beni Sadr-Ruhani beraberliği hayırlı olsun.”

Hamenei’nin direk bu sloganları attırmak gibi bir hedefinin olduğunu sanmıyorum fakat iftar yemeğinde gayr-i müstakim olarak bir odak noktasının altını çizdiği pek aşikardır: Beni Sadr üzerinden Hasan Ruhani’yi hedef gösterme. Bu işlemin tamamlanması için de sadece birkaç Besici (Devrimin kayıt dışı sivil güçleri) gerekliydi. Gönüllülerden müteşekkil olan bu kurumun birkaç elemanı Rehber’in vasıtasıyla halkın doğrudan seçtiği cumhurbaşkanına gözdağı verdiğini sanıyor(du). Ama evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Ertesi gün sosyal medya üzerinden binlerce kişi #حامی_روحانی_ام  (Ruhani’nin arkasındayım) hashtagi ile hem bu saldırıyı kınamış hem de Ruhani’nin yalnız olmadığını göstermiştir.

Bir taraftan molla sisteminin halkına dayatmaları karşısında bunlar yaşanırken diğer taraftan da elde edilmiş bir özgürlük halkasını genişleme sancısını yaşayan bir muhalefet durumu söz konusudur. Bunlar yaşanırken laik, solcu, ateist, azınlıkların çoğu (Kürtler, Türkmenler, Beluçlar, Sünniler, Zerdüştiler, Bahailer…) molla bir gelenekten gelen ve hala da molla olan birinin etrafında toplanmış olmalarını izah edecek hiçbir irade yoktur. Ruhani’nin şu anki durumu 1997-2005 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapan reformistlerin babası  Muhammet Hatemi’nin hayatıyla benzerlik göstermektedir. Hatemi de bir mollaydı ve şu an da siyasi arena dışında muhaliflerin en büyük lideri konumundadır. Bir molla sisteminin dayatmaları karşısında başka bir mollanın muhaliflerin gemisinde kaptan olma durumu garip bir vakıa olsa gerek. Bu arada Muhammet Hatimi’nin de 1979 devriminde rölü büyüktür ve buna rağmen molla devleti tarafından kendisine basın yasağı uygulanmaktadır. Paradoks bir hayatın olduğu İran toplumunda bunlar yaşanırken dört yıl sonra da aynı şeylerin Ruhani için de meydana gelmesi mukadderdir. İranlıların da dediği gibi “her inkılab becceha-yi hod ra mihored” yani “her inkılap çocuklarını yer” sözünün ne kadar doğru bir tespit olduğunu görüyoruz.

Sonuç olarak Hamenei-Ruhani söz düellosunu özetlersek: Her ne kadar Ruhani şu anki İran’ın seçilmiş cumhurbaşkanı olsa da Ruhani’nin dört yıl boyunca kazasız-belasız cumhurbaşkanlığı yapacağı anlamına gelmez. Bunun için bundan sonraki süreçte Ruhani’nin Velayet-i Fakih’e karşı yönelteceği mühtemel eleştirileri çok önemlidir ve aynı şekilde son aylarda müesses nizam hakkında yapılan eleştirilerin hükümet kabinesinin kurulmasından sonra da aynı sertlikte devam ettirilmesi durumunda İran’da önümüzdeki dört yıl içerisinde ikinci bir Beni Sadr vakasının farklı bir şiveyle yaşanılması kaçınılmazdır. 1980’de olduğu gibi yine bir daha birçok kişinin ölmesine neden olabilir. Bir Savaş Çağı’nda yaşadığımızın farkında olduğumuzu düşünerek en güzel temennimiz en başta ülkemizin halkı olmak üzere bütün dünya ülkeleri halklarının barış içerisinde huzurlu bir hayat sürmesi olsun!

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet