İktidar Oyunları

“Demokrasi, bireylere ve topluluklara yalnızca zincirlerinden kurtulma hakkını değil, kendi tarihlerinin aktörleri olma hakkını da tanımaktır.”

Alain Touraine

İktidar olgusu ortaya çıktığından beri, insanoğluyla kavgası bitmemiştir. Spartacus’lerden bugüne kadar iktidarla kavgalı olmayan hemen hemen hiç bir grup -iktidar sahipleri dışında- olmamıştır. Geçmişten bugüne kadar da o kadar farklı iktidar çeşitleri hasıl olmuştur ki, birinden birinin beğenileceği, kitleler tarafından onay verileceği düşünülebilir. Ancak böyle bir örneği bulmak neredeyse imkansızdır. Karl Marx’ın dediği gibi acaba tarih, sınıf savaşımlarından mı ibaret? Eğer öyleyse, kitlelerin neden bir türlü uzlaşamadıklarına dair sağlam bir cevabımız var demektir.

 

Doğu’nun ve Batı’nın, tüm insanoğlunun yönetimsel probleminin özünde yatan nedir? Özel mülkiyet mi? Bencillik mi? Yoksa yalnızca savaşma arzusu mu? Nedir insanları bin yıllardır canlarını verecek kadar rahatsız eden şey?

 

Alan Touraine, ‘Demokrasi Nedir?’ adlı kitabında demokrasinin, insanlara, özgürlükten öte, senaristlik vaat ettiğinden söz ediyor. Kuşkusuz, kitleleri hareketlendirebilecek bir vaatten söz ediyoruz. Belki Fransız Devrimi’ni ve 1848 Devrimleri’ni anlamamız için Touraine’e kulak vermemiz gerekiyor. Demokrasinin karşı konulmaz cazibesi, bizleri şehvetle iktidara susatıyor. Yönetilmek ve bir hayvan gibi, bir koyun gibi her yapacağımızın bize emredilmesini istemiyoruz. Bizler, kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz. Bu talep oldukça net ve haklı bir talep. Ancak, bir toplumdaki tüm insanların talepleri, birbiriyle uymuyor. Kimse paylaşmayı istemiyor. Herkes, ‘benim olsun’ istiyor. Tek tek bireylerden öte, demokrasiye bile sahip çıkmaya, onu tekeline almaya çalışan gruplarla karşılaşıyoruz. Mesela genel seçimlerde oyların yarısını almak, diğer yarıyı yok saymaya yetebiliyor. İçinden çıkılmaz gibi görünen bu durumun iç yüzünü araştıralım biraz:

 

Yine Touraine’e kulak verelim: “Egemen ülkelerin liberal demokrasiyi geliştirdikleri tarihsel bir gerçekliktir ama dünya yüzeyinde emperyalist egenmenliklerini benimsettikleri ve gezegen düzeyinde çevreye zarar verdikleri de tarihsel bir gerçekliktir.” İşte içinden çıkılmaz gibi görünen bir durum daha. Avrupa, özgürlükçü mü yoksa emperyalist mi? Cevabım: İkisi de. Peki birbiriyle uzlaşmaz bu iki kavram nasıl olur da bir arada yaşayabilir? Merak etmeyin, meseleyi diyalektiğin akıl almaz sırlarla dolu dünyasına bağlamayacağım. Avrupa, bir yandan Hindistan’dan Amerika’ya, Afrika’dan Avusturalya’ya tüm dünyayı sömürürken, bir yandan da Aydınlanma Çağı ile birlikte şahlanarak özgürlüklerin, bilimin ve kültürün merkezi haline geldi. Korkarım toplumumuzun analiz yeteneği biraz Yeşilçam yüzünden törpülendi. Tüm keyfiliğine rağmen Yeşilçam’ın klasik kurgusu içinde hep aynı ayrışma vardır. Kötüler hep kötü ve iyiler hep iyidir. ‘Katiller de Ağlar’ gibi filmler, toplumumuz tarafından ya sevilmemiş ya da gerçekçi bulunmamıştır. Çünkü biz, bir katilin duyguları olabileceğine inanmayız. Biz, katillerin bu dünyada yalnızca kötülüğü temsil ettiklerine inanırız. Bunu bize kim aşıladı gerçekten merak ediyorum.

 

Avrupa meselesi de bizim Yeşilçam algımız gibi, Avrupa ya emperyalisttir ya da özgürlükçüdür. Hayır. Avrupa her ikisini de karakterinde barındırmıştır. Ve bu bir çelişki değildir. Bu ikiliği neden bir çelişki olarak kabul etmiyorum? Çünkü emperyalist olma hali ve özgürlükçü olma halinin kaynakları farklıdır.

 

İktidar kavramını biraz açmamız gerekirse, dünya üzerinde hiç bir zaman, halkın iktidara gelmediğini söylememiz mümkündür. Halkın, iktidarın seçiminde pay sahibi olduğu rejimlere rastlamak mümkün olsa da, halk hiç bir zaman kendini iktidarda görememiştir. Kısacası iktidarın kaynağı halk filan değildir. Özellikle günümüzün kalabalık nüfuslu dünyasında iktidarı bölmeden, merkezi sistemleri parçalara ayırıp dağıtmadan, halkın iktidara olan etkisinden söz edemeyiz. Örneğin ülkemizde, beş yılda bir yapılan genel seçimlerde sandığa gider ve kendimize bir padişah seçeriz. Tabi geçmişten farkımız, seçtiğimiz padişahın öncekilerle kan bağı olması gerekmiyor. Bir de tabi, seçebiliyor olmamızın getirdiği bir güce sahibiz. Yani padişah adayları özellikle seçimin yaklaştığı dönemlerde hizmet musluğunu ağzına kadar açabiliyor. Ancak bu ironik durumun ötesinde halkın, iktidarın belli bir payını elinde tuttuğunu söylemek güç. Bu durum, belli bir tutsaklığı ifade ediyor. Foucault’nun teorisinde sözünü ettiği iktidar tipi, halkı disipline etme ve uysallaştırma adına hapishaneleri, akıl hastanelerini, okulları, askeriyeyi ve bunlar gibi halkın toplandığı her kurumu kullanıyor. Kitlelerin yönetilmesinin anahtarı disiplin ve uysallıktan geçiyor. Çünkü bu iki kavram, maksimum fayda dediğimiz şey için çok gerekli. Hani o dilimizden düşmeyen ‘düzen’ olgusu var ya, işte düzeni korumak aslında maksimum faydayı korumak anlamına geliyor. Bu kavramın hemen ardında da maksimum kar kavramını görüyoruz. Çünkü Modern Kapitalist sistemin arzusu, insanların belli bir düzen içinde, disipline edilmiş ve uysallaştırılmış halde çalışmalarıdır.

 

Kapitalizm öncesi dönemde söz konusu düzen, iktidar tarafından zora dayanılarak gerçekleştirilirdi. Ancak Kapitalizm, bir yöntem değişikliğine gitti ve kitlelere belli öznel varoluş biçimleri dayatarak onları kendiliğinden disipline olma ve uysallaşma süreçlerine soktu.

 

İktidarın bu yeni yöntemi, kendisiyle halk arasındaki bağların daha da kopmasına neden oldu. Kısacası emperyalist Avrupa işte böyle doğdu. Peki, özgür Avrupa nasıl doğdu dersiniz?

 

Öncelikle bu doğumun oldukça kanlı olduğunu söyleyebilirim. Rönesans dönemindeki özgür ruhlu sanatçılardan tutun da Fransız Devrimcileri’ne, Fransız Komünü’nden tutun da 1848 Devrimleri’ne, ve oralardan 68 kuşağına dek dökülmüş olan kanın haddi hesabı yoktur. Halk mücadele etmiştir. Uzun yıllar boyunca hem de. Bu mücadeleler, özgürlük için yapılmıştır. Doğrudan doğruya muhakkabı iktidardır. İşte tüm bunlar bize gösteriyor ki, iktidar ve halk arasında taşıma toprakla doldurulamayacak kadar derin olan bir uçurum söz konusudur.

 

-1789 yılında, sarayın içindeki kontlar, düşesler acaba dış mihrak gibi bir savdan bahsediyorlar mıydı? Ya da bu devrimin zamanlamasının manidar olduğunu düşünüyorlar mıydı? Yoksa, halkın onlara karşı gerçekten isyan etmekte olduklarınn farkındamıydılar? Bu soruların cevaplarını hepiniz verebiliyorsunuzdur.-

 

Avrupa’nın emperyalist ve özgür yüzünü biraz olsun anlamış olmak, bizi ilk başta sorduğum sorunun cevabına biraz daha yaklaştırıyor. Bizler, iktidara sahip olduğumuzu düşünüyorsak eğer, büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. Eğer bu güce gerçekten sahip olsaydık, bir yarımız diğer yarımıza asla hiç bir zulümde bulunmazdı. İşte o zaman ‘biz’ olabilirdik.

 

Peki, iktidara hiç bir zaman sahip olamayacak mıyız? Ya da, hiç bir zaman ‘biz’ olamayacak mıyız? Soru sormanın, cevaptan daha önemli olduğuna inanırım. Çünkü sorduğumuz soru, aslında vereceğimiz cevabı belirleyen şeydir. Eğer yanlış bir soru sorarsanız, doğru cevabı bulamazsınız.

 

Ben, ‘biz’ olabilmemiz için, halktan ayrı olan bir iktidar mekanizmasının tasviye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben, iktidarın merkezi sistemden kurtulması ve dağıtılarak halka, gerçek sahiplerine bölüştürülmesi gerektiğine inanıyorum. Ben, tekEL’de toplanmış her iktidarın, içinde -zorunlu olarak- emperyalist duygular barındırdığını düşünüyorum.

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet