Hadi Peşimden Gelin

Sahip olduğumuz şeyler gerçekten de sonunda bize mi sahip olur? Bu felsefenin amacı nedir? Ya da çıkış noktası neresidir? Ne olmuştu da Chuck Palahniuk bu görüşü ortaya atmıştı tam bilinmez ama neyi ne için istiyoruz, bu tartışılır. Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi? Sanırım cevabı aranması gereken en önemli soru bu olmalı.

Gameboy’lar vardı, komşu çocuklarının elinde görmüştük ilk, sonra sahip olmak istedik ve bir şekilde oldukta. Atariyle devam etti bu süreç. Şahsen hiç unutmam klavyeli olanları yeni çıkmıştı. Geceler boyu uyumaz bir şekilde aldırmalıyım diye düşünürdüm. O dönem için en iyisiydi ve kimsede yoktu. Bu benim için önemliydi, mahallede ilk bende olacaktı, fiyakayı düşünsenize. Çok iyi düşünmeli, iyi bir plan yapmalı ve bizimkileri ikna etmeliydim. Modern adıyla sömestr benim deyimimle 15 tatil -ki bu hep böyle kalacak benim için- yakındı.

Geceli gündüzlü çalışıyor notlarımı yüksek tutmaya çaba sarf ediyordum. Alınacak bir takdir belgesi işimi çok kolaylaştıracaktı bundan emindim. Şimdilerde ev sohbetlerinde “eve bir bilgisayar almanın zamanı geldi çocuklar ders çalışamıyor hem devir teknoloji devri” muhabbetini ilk başlatanlardan biri olabilirim. Bahsettiğim tarih tabi ki fi tarihi değil ama Windows’un 98’i çıkarmaya hazırlandığı, XP işletim sisteminden henüz mühendislerinin bile haberi olmadığı dönemler işte. Bilgisayarın nasıl bir lüks olabileceğini varın siz tahmin edin.

Çalıştım gece gündüz durmadım. Karne zamanı gelmiş çatmıştı hazırlıklarım tamdı bizimkilerle yapacağım konuşmayı bile en ince detayına kadar düşünmüştüm. Eve geldiğimde yüzler gülüyordu çünkü babamın yakın arkadaşı olan öğretmenim günler öncesinden vermişti müjdeli haberi fakat bu bilgi benimle paylaşılmamıştı. Takdir belgemi almıştım şimdi konuşma zamanıydı artık söyleyebilirdim.

“ 2.dönem daha da fazla çalışacağım atarilerin klavyeli olanları çıkmış aslında ondan alsak derslerime de yardımı dokunur.” Evet söyleyebilmiştim. Sadece 200 karakter yazabilme becerisine sahip olan bu alet nasıl yardımcı olacaktı ki? Aslında amaç belliydi; Mortal Kombat oynayıp adam döverken lazerli tabancıyla ördek vurabileceğim, atlayıp zıplayarak prensesi kurtarabileceğim bir teknolojiden bahsediyorum. Bir süre sessizlik oldu tabi derslerime katkı sağlamayacağı aşikârdı. Yine de umutluydum.

Akşam yemeğinde de konu hiç açılmadı günler geçiyordu bir şey yapmalıydım, ona sahip olmalıydım. İşe girip çalışmayı bile düşündüm o derece yani. Yaş daha 11 ya da 12. Kimseyle konuşmuyordum doğru düzgün. Bu aygıta sahip olma isteği beynimi ele geçirmişti. Babam yüz ifademden, tavırlarımdan rahatsız olmuş ve durumu anlamış olsa gerek  annemle de konuşarak almaya karar verdiler ve alındı.

Klavyesi aracılığı ile tüm aile fertlerimizin adını soyadını yazdım. Türkçe karakterleri barındırmıyor oluşu beni biraz zorluyor olsa da. Tabi ev televizyonuna takmama izin de verilmiyordu bozulursa bu sorumluluğu taşıyamazdım bu yüzden ısrarcı da olamadım. İnternet ve cep telefonları henüz yaygın olmadığı için tek bağımlılığımızdı. Siyah beyaz olan, dedemlerin çatısında bulduğumuz televizyon ile bir sürü adam dövdüm, aduket çektim, ördek vurdum ve defalarca prensesi kurtardım. Olimpiyat oyunlarında madalyalarım bile oldu.

Derken bir gün bir arkadaşımın “çabuk bozuluyormuş bunlar ya keşke normal aldırsaydın” demesiyle hevesim kaçtı. Çevremdekiler tarafından da olumsuz tepkiler beni cihazdan gün geçtikçe uzaklaştırdı. Beklediğim tepkiyi alamamıştım ve sıkılmıştım. Bu durum yıllar sonra anladığım bir gerçeklikti. Sahip olmak istediğimiz şeyleri, etrafımızdakilere kendimizi beğendirme isteği ile yöneliyoruz. Buna kendini kabul ettirme isteği de denilebilir. Bu arada hala saklar babam onu bir yerlerde…

Şimdi bir durup baktığımda etrafımda da buna benzer şeyler yaşandığını görüyorum. Dünya değişmiş yıllar geçmiş ama bazı şeyler hep aynı kalmış. Bir şey biraz popüler olmasın hemen peşinden koşmaya başlanıyor. Örneğin; ”4s değil mi sendeki?” “Bende 5’i var.” “İnanmıyorum herkes burada nasıl sen yoksun? Hemen bir hesap açmalısın!” “Bunu mutlaka izlemelisin!” “Burada bir kahve içsen var ya başka bir yerde bir daha asla içmezsin.” Uzar gider böyle… Tanıdık değil mi?

Peki bu duygu ne yaptırıyor? Engel teşkil ediyor yaşantılara, yaşanacaklara ve yaşanması gerekenlere. Engeller koyuyor önüne ve büyük hayal kırıklıkları yaşatıyor. Taksitle ev, araba aldırtıyor. Kaldıramayacağı yükler altına sokuyor insanları. Bu yükler altında ezilen insan mutsuzluğunun sebebini kendine de açıklayamıyor. Açıklayabildiğinde ise ömrünün en güzel yılları geçmiş oluyor. Tam burada birilerini suçlamak vicdanen rahatlatabilir belki, peki kimi?

Sosyal statü gereği üzerine hayat planları kurulmuş, seçme şansı verilmemiş, bütün koşuşturmacasının sonunda sonu “S” ile biten bir sınava girip aslında hiç istemediği bir işte çalışacak olan kişi ne yapmalı ya da yapabilirdi? Çok fazla seçeneği kalmamıştı “Artık ekmek aslanın ağzındaydı.” Öyle enjekte edilmişti yıllarca, ayağı ise hep yorganından kısa kalacaktı. Ama bazıları doğuştan şanslıydı ve tartışmaya bile gerek yoktu.

Bütün bu aşamalardan geçtikten sonra kendisi gibi çalışan bir bayan ya da erkek bulup evlenseydi hayatını belli bir standarda ulaştırmış olurdu. Çevresi tarafından da takdir edilen birisi olmak için bunlar gerekliydi. Sonrasında işinden çıkıp yorgun argın eve gelen, televizyon karşısında uyuklayan biri haline dönüşecekti ve bunu hiçbir zaman fark edemeyecekti. “Yıllar ne çabuk geçmiş yahu” lu cümleler kurmaya başladığında ise her şey için geç olacaktı. “Artık bizden geçti çoluk çocuk okusun, adam olsun.” diyerek kabullenecekti. Zaten onlar için çalışıyordu ve hep o eleştirdiği anne babasına benzeyecekti. Çocuklarına edeceği nasihat ise “Biz sizin iyiliğiniz için söylüyoruz. Çalışıp çabalıyoruz, hiçbir şeyiniz eksik değil. Sokaklarda binlerce çocuk aç.”  olacaktı. Ve hep iyi olan yine komşunun çocuğu olacaktı.

Hangi dönemde olursak olalım bir şeylere sahip olma, sahip olduktan sonra da bundan hemen sıkılma durumu hep yaşanacak, bu istek hiç bitmeyecek. Hayır, bu hep daha fazlasını istemek değil ki. Bu aç gözlülük  ve doyumsuzluk. O televizyon reklamları, radyo spotları afili billboardlar olmasaydı peki? Yan komşu arabasını yenilememiş, zamandan ve enerjiden tasarruf edebilen çamaşır makineleri hiç çıkmamış olsaydı yine aynı şeyler yaşanır mıydı? İş yerlerindeki alt üst ilişkisi hiçbir zaman benzemek istemeyeceği kişilere dönüştürür müydü yine?

Peki, ben tüm bunları niye mi bu kadar sorguluyorum? Ve şu an nerede miyim? Cevap vermeme hakkımı kullanmak istiyorum. Amacım farkındalık yaratmaktan fazlası değil. Sonuç olarak ortada soyut bir gerçeklik var kimsenin kabul etmek istemediği, adı popüler olmak olan. Çoğu zaman altın tepside sunuluyor, çağırıyor bizi “hadi peşimden gelin!” diye. Son sürat koşuyor insanoğlu da asla yakalayamayacağını bildiği halde.

Kerim BAŞAR

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet