Ekonomik ve Kültürel Yoksulluk: Bir Anlayış Sorunu

 

 

“Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

Cemil Meriç

 

Yoksulluk, “insanların temel gereksinimlerini karşılayabilme olanaklarının olmaması durumu” olarak tanımlandığında, belleğimizde yalnızca ekonomik yoksulluk düşüncesi canlanıyor. Biz bu yazıda, yoksulluğu çok boyutlu ele alacak ve konunun temelini Atatürk’ün Konya’daki bir söylevinden yola çıkarak sorgulayacağız.

Birkaç yüzyıl önce, özellikle sanayi toplumlarının ortaya çıkması ile birlikte ekonomik yoksulluk kavramı yeni bir boyuta taşındı. Eski çağlardan beri yönetici elitlerin ve büyük toprak sahiplerinin eriştiği zenginliğe, son birkaç yüzyıldır burjuva sınıfı da sahip olmaya başladı. Sanayi devrimi yalnızca bir şeyi değiştirmedi, emekçi halk kitlelerinin yoksulluğunu. Türk toplumunda geçmişte tarımla uğraşan geniş emekçi kitleler, günümüzde fabrikalarda ya da işsiz kahvehanelerinde aynı yoksulluğu yaşamaya devam ediyorlar. Sözünü ettiğimiz ekonomik yoksulluk, aynı zamanda kültürel yoksulluğa da yol açıyor. Ağır çalışma koşulları altında yaşamını sürdürmeye çalışan insanların, kültürel faaliyetlere yeterince para ve zaman ayırması mümkün olmuyor. Bu durum, kitap ve dergi okumak, sinema veya tiyatro izlemek gibi kültürel faaliyetlerden milyonlarca insanın yararlanamamasına sebep oluyor.

Günümüzde dünya nüfusunun %10’u toplam dünya gelirinin yüzde yetmişten fazlasını elde etmektedir[1]. Aynı şekilde 1960 yılında en zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülkenin gelirinden 18 kat fazla iken, 1995’te bu oran 37 ile ikiye katlanmıştır. (Tosuner, 2007:  64)[2] Ekonomik ve kültürel alandaki yoksulluğun; bir toplumda farklı sınıflar arasında eşitsiz dağıldığını bildiğimiz gibi[3], ülkeler arasında da eşitsiz bir dağılıma sahip olduğunu görüyoruz. Ülkeler arası gelir istatistiklerini incelediğimizde, yoksulluğun özellikle Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyalarda daha yoğun olduğunu fark ediyoruz. Batı ve Doğu kültürleri arasında sıkışan Türk toplumunun, Batıcı ve Doğucu hükümetler tarafından bir sağa bir sola çekiştirilmesi, ekonomik ve kültürel yoksulluğumuza çare olmuyor. Peki çareyi nerede aramak lazım? Çare için önce nedeni bulup ortaya çıkarmalıyız.

Mustafa Kemal Atatürk, bir Konya ziyaretinde şu tespiti yapıyor[4]: “Arkadaşlar, her yerde söylüyoruz, her yerde söylüyor ve tekrar ediyoruz, milletin bugünkü zaferleri çok parlak olmakla beraber henüz milletimizi gerçek  kurtuluşa sahip kılmamıştır. Belki bundan sonraki çalışmamız, zaferi elde etmede olduğu gibi aynı gayretle, aynı özveriyle yapılacak çalışma sonucundadır ki, asıl amaca ulaşacağız. O amaca varmak için de her şeyden önce bizi şimdiye kadar aldanış içinde bırakan nedenleri ve etkenleri çözümlemek, meydana çıkarmak, diline dolamak lâzımdır. Bu gerçekleri, milletin vicdan kulağına ulaştırmak, bu gerçekleri milletin vicdanına iyice yerleştirmek için onları bir daha, beş daha söylemek, onları daima ve daima tekrar etmek gerekir. Milleti uzun yüzyıllar aldanışta bırakan çeşitli nedenler arasında gerçek noktayı, bir kelime ile söylemiş olmak için diyebilirim ki, bütün yoksulluklarımızın kesin nedeni anlayış meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşmuş olan toplumlar her şeyden önce bütün bireyleriyle sağlam bir anlayışa sahip olmalıdırlar. Anlayışı zayıf, çürük, hasta, boş olan bir toplumun bütün çalışması boşunadır. Kabul etmek zorundayız ki, bütün İslâm âleminin toplumlarında hep yanlış anlayışlar hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar Müslüman memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların esaret zincirine geçmiştir.”

Mustafa Kemal, hem Türk toplumunun hem diğer Müslüman toplumların bugün hala yaşadığı yoksulluk sorununun temel nedeninin anlayış sorunu olduğunu belirtiyor. Tam burada, Mustafa Kemal’in yoksulluklar sözüyle kastının salt ekonomik yoksulluk olmadığının altını çizelim. Kültürel, edebi, sanatsal yoksulluklar da bu tanımın içine dâhildir. Konuyu bu noktada aydın sorunu ile ilintilendirmek, Mustafa Kemal’in engin düşünce dünyasının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. 21. Yüzyılın genç düşünürleri, bu temel konuyu, yoksulluk sorunu ve aydın sorununu birleştirmeyi genellikle ıskalıyor. Bu yüzden, sözü tekrar Gazi Paşa’ya bırakalım:

“İslâm âlemi iki sınıf ayrı heyetlerden oluşmuştur. Biri çoğunluğu oluşturan avam, sıradan halk kesimi, diğeri azınlığı oluşturan aydınlar. Bozuk anlayışlı milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka anlayışa sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam bir zıtlık, tam bir karşıtlık vardır. Aydınlar ana kitleyi kendi amacına ulaştırmak ister; halk kitlesi ve avam ise bu aydın sınıfına bağlı olmak istemez. O da başka bir yol belirlemeye çalışır. Aydın sınıfı telkinle, uyarıyla çoğunluğu kendi amacına göre razı etmeye başarılı olamayınca, başka araçlara yönelir. Halka baskıya ve zor kullanmaya başlar; halkı baskı altında bulundurmağa kalkar. Artık burada incelenmesi gereken asıl noktaya geldik. Halkı ne birinci yöntem ile ne de zorbalık ve baskı ile kendi amacımıza sürüklemeye başarılı olamadığımızı  görüyoruz; neden?”

Aydınlarımızla halkımızın arasının, Mustafa Kemal’in saptadığı gibi açık olduğunu biliyoruz. Bu olguyu; Ahmet Mithat Efendi’nin ilk kez 1875’te yayımlanan Felâtun Bey İle Râkım Efendi’sinde, Recaizade Mahmut Ekrem’in ilk kez 1898’de yayımlanan Araba Sevdası’nda, Peyami Safa’nın ilk kez 1922’de yayımlanmaya başlanan Sözde Kızlar’ında, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ilk kez 1932’de yayımlanan Yaban’ında, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk kez 1950’de tefrika edilen Sahnenin Dışındakiler’inde ve başka birçok yapıtta tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Ek bir kaynak olarak, Attilâ İlhan’ın aydın sorununa eğildiği bir söyleşiyi de buraya koyalım[5]. Sözünü ettiğimiz romanlar ve daha niceleri, Mustafa Kemal’in de sorduğu sorunun peşinden gider: Aydınlar ile halk arasındaki uçurumun nedeni.

Aydınlar ile halk arasındaki uçurumu kapatmanın, her türlü yoksulluğun temeli olan anlayış sorununu çözmek için biricik yol olduğunu düşünüyoruz. Mustafa Kemal: “Bunda başarılı olmak için aydın sınıfla halkın düşüncesi ve amacı arasında doğal bir uygunluk olması gereklidir. Yani; aydın sınıfının halka vereceği bilgiler, göstereceği ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Halbuki bizde böyle mi olmuştur. O aydınların etkileri milletimizin ruh derinliğinden alınmış ülküler midir?

Şüphesiz hayır, aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatamız da vardır ki, araştırmalarımıza temel olarak çoklukla kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, fakat kendimizi bilmeyiz.” diyerek, takip edilmesi gereken yolu gösteriyor.

Attilâ İlhan’ın, bu yolu takip etmeyen ve “komprador aydın” olarak isimlendirdiği halktan kopuk aydınlara yönelik bir tanımı da var: “Kompradore, doğrudan doğruya bir yerli halkın içinden seçilmiş, dini, dili ve kültürü değiştirilmiş, yani kültürsüzleştirilmiş bir adamın hakim metropol ülkeye tâbi bir insan olarak kullanılması anlamına geliyor.[6] Türk aydınını ‘Kendi toprağından sökülmüş, aykırı bir acayip nebat’ olarak tanımlayan Yakup Kadri[7] de Attilâ İlhanla aynı noktadadır. Kendi toprağından sökülerek kültürsüzleştirilen bu aykırı nebatların, yani komprador aydınların düşüncesinin halkımız ile doğal bir uygunluğa sahip olmayışı, yoksulluk sorununa getirdikleri çözüm önerilerinin de sakat, bozuk, kıt ve sığ olmasına neden oluyor:

“Aydınlarımız milletimi en mutlu millet yapayım derler. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım derler. Fakat düşünmeliyiz ki, böyle bir görüş hiçbir devirde başarılı olmuş değildir. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer millet için felâket olabilir. Aynı neden ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerini mutsuz edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden yararlanalım, ancak unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.” Kültürü özüne yabancılaşan aydınların, fikirsel sığlık içine düşüşü, o kuyudan bir türlü çıkamayışı, debelendikçe millete de fayda yerine zarar getirişi, ithâl düşünceleri halkımıza yamamaya çalışmaları sonucunu doğuruyor. Ancak yoksulluk sorunu, yalnızca iyi gibi görünen düşüncelerin ithâl edilmesiyle çözülmüyor. Zayıf, çürük, hasta ve boş olan bu anlayışın, halkın özünden geliştirilmiş olan bir anlayışla karakterize edilmesi gerekiyor.

“Bir milletin namuslu bir varlık, saygıya değer bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız âlim ve fen bilgini bulunması yeterli değildir. Her ilmin, her şeyin üstünde bir niteliğe sahip olması lâzımdır ki, o da o milletin belli ve olumlu bir karaktere sahip bulunmasıdır. Böyle bir kişiliğe sahip olmayan fertler ve böyle fertlerden oluşmuş milletler hiç bir dakika gerçek bir devlet oluşturamazlar.” Aydınlarımızın, Atatürk’ün sözünü ettiği kişiliğe ulaşmaları için, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde bulunan şu dört maddeyi ezberlemesi ve yaşamlarına uyarlamaları gerektiğine inanıyoruz:

  1. Hilafet – saltanat rejimine,
  2. İslam ittihadı (ve daha sonra) Turan Mefkûreciliğine dayanan ulusal temelden yoksun Osmanlı emperyalizmine,
  3. Halksal bilinçten yoksun ubudiyetçi Osmanlı bürokrasisine,
  4. Yabancı devlet uyduluğuna araç edilmek istenen bir kul ordusu politikacılığına karşıtlık.[8]

Çeşitli konuşmalarında bedenî terbiyenin önemine vurgu yapan Mustafa Kemal’in, anlayış sorunu üzerinden düşünsel terbiyeye de değinmiş olduğunu yazımızdaki alıntılarla kesinliyoruz. Buradan hareketle, yazarların genel olarak yakındığı meselelerin başında gelen anlaşılma ve az okunma konusunun da aynı pencereden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Sorun, salt yabancı sözcükler kullanmama sorunu değildir. Yazılan eserler ile halkın anlayışı arasında bir kesişme noktası bulunması sorunudur. Bu kesişim dairesi, popülist bir anlam içermiyor. Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun, Nazım Hikmet’in şiirleri toplumun özünden beslenir ama asla geleneğin çürümüş yönlerini olumlamaz. Popülist bir anlayışla güncel toplumsal olayların şakşakçılığını yapmak yazarlara çok sattırabilir ancak bu, toplumun özünden beslenildiği anlamına gelmez. Öz, bir idealdir, bir fikirdir. Yükselmenin ve saygınlığının işlenmesidir. Bu nedenle aydınların, yazarların işi, satış rakamlarına odaklanmak değil düşünsel alışverişin artmasını sağlamak olmalıdır. Ancak bu yolla anlayoş sorunu çözebiliriz. Bu çözüm de bizi yoksulluk sorununun çözümüne götürecektir. İşte o zaman, aydınlarımızın tümü vatanı yaşanır bulacaklardır.

 

Kaynakça:

ARPACIOĞLU Özge, YILDIRIM Murat, “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluğun Analizi”, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2011, Cilt: 4, Sayı: 2, s. 60-76.

ATATÜRK Mustafa Kemal, Nutuk, Kare Yayınları, İstanbul 2017.

BERKES Niyazi, Atatürk ve Devrimler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2018.

 

Dipnotlar:

[1] Özge Arpacıoğlu, Murat Yıldırım, “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluğun Analizi”, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2011, Cilt: 4, Sayı: 2, s. 64.

[2] Özge Arpacıoğlu, Murat Yıldırım, “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluğun Analizi”, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2011, Cilt: 4, Sayı: 2, s. 65.

[3] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/turkiye-gelir-esitsizliginde-5-sirada-30199932

[4] Konuşma metninin tümü için: http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konya-gencleriyle-konusma

[5] http://arsiv.ntv.com.tr/news/71412.asp

[6] http://derkenar.com/attila-ilhan+usakligin-zirvesindeki-komprador-aydinlar

[7] https://www.star.com.tr/kultur-sanat/batinin-manevi-ajani-olarak-turk-aydini-haber-1064351/

[8] Niyazi Berkes, “Atatürk ve Devrimler”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2017, s. 99.

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet