Dilimiz, Benliğimiz ve Kimliğimiz

ham01
(Osman Hamdi Bey’in 1880 tarihli “Haremden” aldı eseri)

Bezm-i şevkün içre devr eyler felek bir camdur
Camda bir cür’adur aşkın şarabından şafak

Baki

 

Yukarıdaki gazeli bırakın anlamayı, okumakta bile zorluk çekiyoruz. Halbuki bu gazel, bizim tarihimiz, bizim benliğimiz. Büyük şairimiz Baki’nin kağıda süzülen nefis düşüncelerinden birisi. Baki’nin neyden bahsettiğini anlamak için yazık ki parantez içinde açıklamasını vermek zorundayız. {(Ey sevgili!) Felek, seni arzulamanın meclisinde dönüp dolaşan bir kadehtir. Şafağın kırmızılığı ise, senin aşkının şarabından o kadehin dibinde kalmış bir yudumdur.}

Yazıma bu güzel divan edebiyatı örneğiyle başladım çünkü dilimizin zenginliğine ve buna rağmen onu önemsemememize dikkat çekmek istedim. Türkçe, dünya üzerindeki 7000 dil içinde en zengin olan, anlam açısından en yoğun olan dillerden birisi. Peki bu bize ne kazandırıyor? İnsan, kelimelerle düşünür. Düşüncelerini kelimelerle etiketler. Bu nedenle kelime dağarcığımızın zengin olması, düşünce dünyamızı da zenginleştirir. Babalarımız işte bu yüzden bulmaca çözmemizi öğütler. Bizim düşünce dünyamızın zenginliği, doğrudan ana dilimizin zenginliğine bağlıdır. Eğer zengin olmayan bir ana diliniz varsa, kolları sıvayın ve hemen çalışmalara başlayın. Eğer zengin bir anadiliniz varsa, bu zenginliği kurda kuşa yem etmeyin.

Dilimizin zenginliğini yaratan olgulardan biri de şüphesiz Baki, Fuzuli, Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin gibi dilimizi en güzel, en ince şekilde kullanmış olan şairlerdir. Adını sayamadıklarım da dahil, hepsine önemli bir vefa borcumuz var. 1923 öncesinin hazinesi, Kroisos’un (Karun dediğimiz Son Lidya Kralı) hazineleri gibi nispeten gömülü olsa da tüm o tarih; dilimizin zenginliğinin yaratıcısıdır.

Dilin en önemli işlevlerinden biri de benliğimizin belirlenmesinde kilit rol oynamasıdır. Bizler “Türkçe düşünen” insanlarız. Her dilin kendine özgü bir düşünce sistematiği vardır. Bu nedenle “Türkçe düşünen” insanların da benliği ve kimlikleri bu paralellikte şekillenir.

Elbette ki, benliğimizi ve kimliğimizi belirleyen tek faktör dilimiz değildir. Kimliğimizi oluşturan unsurlar nelerdir? Bir insanı Türk yapan, Kürt yapan, İngiliz yapan unsurlar nelerdir?

Kimileri bunun doğuştan geldiğini, kimileri bunun öğrenildiğini savunur. Benim savunduğum tez şu; kimliğimiz, genlerimizle bize aktarılan atalarımızın özellikleriyle şekillenmekle beraber makro bağlamda içinde doğduğumuz, büyüdüğümüz, öğrenme edimini kazandığımız ortama göre şekillenir. 6 yaşında bir çocuğun ateşli şekilde ülkesini diğer ülkelere karşı savunması, çevreden nasıl etkilendiğini bize gösterir.

Kimliğimizin oluşma sürecinde, önemli bir pay da “diğer kimliklerle” karşılaşma durumudur. Bilindiği gibi sosyolojinin temel düsturlarından birisi, beni ben etmeye sevk eden belirleyici etken bir ‘ötekinin’ somut olarak algılanmasıdır. Ülkemizde çocuklarımız çok erken yaşta bir ötekiyle karşılaşıyor. Bu karşılaşma da son derece sağlıksız koşullarda gerçekleşiyor. İlkokul çağındaki bir çocuk, televizyonda kendi yaşıtları olan ‘öteki’leri polise taş atarken görüyor. Bir ötekiyle bambaşka koşullar altında karşılaşan küçük çocuklar, bu koşulları hayal güçlerinde tam olarak imgeleyemezler ve bu durum onların içten içe kendilerine baskı yapmasına neden olur. Bu baskı çocukta sinir, kızgınlık, kavga etme isteği gibi durumlar açığa çıkartabilir.

Son günlerde İmralı görüşmeleri dediğimiz süreçle birlikte bir barış arayışı var. Ancak madalyonun öbür yüzünde bu barışın ne kadar kalıcı olup olamayacağı yazıyor. Biz çocuklarımızı kendi vahşiliğimizle yetiştirmeye devam edersek, bu barışın kalıcı olacağını zannetmiyorum.

Kimlik, insanın çevresi ve genleri tarafından belirlenen, kişinin yaşam standartlarından tutun da çocukken oynadığı oyunlara kadar bir çok belirleyici etkeni içinde barındıran uzun soluklu bir süreç sonucunda oluşur. Bu süreci, Kürt çocuklarına “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” dedirterek yukarıdan aşağıya doğru yönetemediğimiz de açıktır. Luois Althusser, “Devletin İdeolojik Aygıtları” kitabında devletin bu gibi durumları sistematik olarak nasıl kullanmaya çalıştığını çok güzel anlatır. Ancak bu sistematik koşullandırma sürecinin ülkemizde tutmadığı da açıktır. Gördüğümüz gibi Kürt çocuklarının bir çoğu her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” dese de lise çağından itibaren bırakın Türk olmayı, tam aksine Kürt hareketine katılıyorlar. Belki daha da önemlisi ve gözden kaçanı son kelime, yani “çalışkanım!” Bugün ülkemizdeki milyonlarca öğrencinin kaç tanesi ya da yüzde kaçı “çalışkan” sıfatına sahiptir? Buradan çıkardığımız sonuç şudur ki; bir şeyi kırk kere söylesek de sadece söylemekle olmuyormuş.

Peki dil, benlik ve kimlik neden önemli? Dilin neden önemli olduğuna yukarıda değinmiştik. Benlik kavramı, bu yazıda üzerinde tamamen duramayacağımız kadar karmaşık. Freud’dan Nietzsche’ye bir çok önemli düşünürün üzerine tonla soru sorduğu bir kavram; benlik. Biz bu yazıda benlik kavramının konumuza değen kısmından bahsediyoruz sadece. Benliğimiz, dışarıdan gelen faktörlerden ziyade, içimizden gelen ve hayatımıza etki eden faktörleri barındırır. Ait hissettiğimiz kimlik de dış etkenlerle oluşmakla beraber, benliğimize işleyerek, bizi içimizden yönlendiren adeta canlı bir özellik haline gelir. İşte bu nedenle dilimiz, benliğimiz ve kimliğimiz birbiriyle son derece önemli bir bağlantı içindedir. Burada önemli olan bir başka nokta da çocuk gelişiminde bu üç öğenin herhangi birinde ve ya bir kaçında sorun oluşmasıdır. Bu tür durumlarda, çocuğun kişisel gelişimi ve ilerideki hayatında ciddi bozukluklar gözlemlenebilir. Dili tam oturmamış bir çocuk ileride kendini ifade etmekte, düşüncelerini insanlara aktarmakta, kendi anlatabilmekte ciddi sıkıntılar yaşayabilir. Bunu aşmanın yollarından biri de çocuğa küçük yaşta kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasıdır. Hissettiği ve yaşadığı kimliği oturmayan kişilerde ise hayatı anlamlandırmakta ciddi sıkıntılar gözlemlenebilir. Ben kimin? Ben kimlerdenim? Ben kimlerleyim? Gibi sorular cevaplanamadıkça iç sıkıntı artar ve kişi, kendini ifade edebilecek ortamlar aramaya başlar. Bu durum da kişinin, sırf iç sıkıntısını gidermek amacıyla önüne çıkan herhangi bir topluluk içine dahil olması sonucunu doğurabilir. Bu tür durumlarda katılınan toplulukların ne kadarının sağlıklı olduğu da tartışmaya açıktır. Bu topluluklar, terör yapılarıları olabileceği gibi, uyuşturucu tüketilen gruplar da olabilir.

Yazımın sonunda belirtmek istediğim düşüncem şudur ki; Diline hakim olmayan insanların kendini ifade edemediği, kimliği belirsiz olan insanların iç sıkıntısını gideremediği, benliğinin çarpık geliştiği insanların hayatı anlamlandıramadığı bir toplumun topyekün çağa ayak uydurması, Avrupa’ya entegre olması, Avrupa’ya entegre olurken de öz benliğini yitirmemesi ve tüm dünyada saygın bir yer kazanması neredeyse imkansızdır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde özellikle dil ve kimlik tartışmaları üzerinden temellendirilen terör saldırılarına bir son noktanın konulması ve yetmiş beş milyon insanın özgürleştirilmesi gereklidir. Bu nokta tartışmaya dahi açık değildir. “Yaşamak” bir insan hakkıysa, Kürt olmak, Kürtçe konuşabilmek de insan hakkıdır. Bu durum kimseyi rahatsız etmemeli, aksine mutlu etmelidir. Türk ve ya Kürt olmanın, Türkçe ve ya Kürtçe konuşmanın özgürlükler çerçevesinde değerlendirildiği ve teröre alet edilmediği ve edilmek dahi istenilmediği bir Türkiye Cumhuriyeti hayalimdir. Tek bir gencin kanının dökülmediği bir Türkiye ise; umudumdur.

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet