Dakibyza’da[1] Bir Gün Daha*

 

Osman Hamdi Bey’in Köşkü

 

‘her Hıdrellez gittiğimiz Eskihisar

soluk bir çıkartma gibi 

görünüyor trenden:

ötede yıkık kale

ve Kartacalı Anibal’in mezarı,

aşağıda, denize yakın,

Osman Hamdi Bey’in köşkü –‘  

Cevat Çapan

 

Günler nal sesleri gibi sık sık…

Dakibyza’da bir gün daha başladı işte.

Milenyumun ilk çeyreği, aylardan Haziran, günlerden Pazar ve hava oldukça sıcak. Yine o uzun yürüyüşlerden birine çıktım. Yürürken düşündüğüm onca şey kimseyi ilgilendirmiyor. Bunu biliyorum ve bunu bildikçe düşüncelerimin daha da üzerine düşüyorum. Dünyaya gelişimizin bir anlamı olmalı. Anlam, insanlar bir şeyleri kavradıkça geçerli oluyor. Belki de her şey Dostoyevski’nin küçücük bir cümlesinde yatan sırdır: ‘Bilinç, hastalıktır’. Peki, bilinç hastalık mıdır gerçekten? Bana kalırsa, biraz öyle.

Yürüyüşüm Gebze’den başladı, Eskihisar’da bitecek. Eskihisar, benim için ‘bir panteon oldu’ diyebilirim. Denizin anlatamadığı bir şeyler var, ona gidişim bu yüzden. Tıpkı benim susuşlarım gibi gizemli. Kulaklarımda Violeta Parra[2]’nın Gracias A La Vida[3]’sı. Sana minnettarım, teşekkürler hayat. Bugüne kadar gördüklerim, çivisi çıkmış bir dünyadan ibaret olsa da… Teşekkürler…

Yolculuk; kalabalık bir sanayi şehrinin içinde kedilerle, köpeklerle, kuşlarla ve ağaçlarla selamlaşarak devam ediyor. Kendi içimde bir kavram kargaşası yaratmak niyetinde değilim. Kavram kargaşaları son derece yorucudur. Oysa ki hayat, basit bir denklemden ibarettir. Onu zorlaştıran insanlardır. Kim bilebilir, belki de dünya geliştikçe çöküyordur .

Hırs tutkusu, insanlara bir takım duygularını unutturuyor. İnsanlar, statü endişesi ve buna benzer şeyleri tetikleyen -göreceli iyi- hayatın koşullarını yaratmak için boş buldukları bir tiyatroda, kendilerinin bile yazmadığı bir oyunu oynuyorlar. Farkındalık, eli maşalı bir gün bekçisi. Samimiyetten uzak günlerin bozularak ve gittikçe daha da hızlı geçtiğine tanık olmak ‘beni sevindiriyor’ diyemeyeceğim; çünkü dolu dolu yaşamak diye bir şey var. Hayatın her anını dolu dolu yaşamak… İçimizi boşaltarak; ama hayatın içini boşaltarak değil -tabi ki-.

Gracias A La Vida bitti. Sıradaki şarkı Louis Armstrong[4]’dan What A Wonderful World[5]. Ne muhteşem bir dünya ama değil mi? Karamsar bir insan olarak tanınmamak için yüzlerine maskeler takmış insanlarla selamlaşıyorum. Tek dertleri biraz daha para kazanmak olan insanlar…Kısa yoldan zengin olmak isteyen insanlar… Neyin, kimin derdi bu? Bugüne kadar kaç kişi dünyayı cebine iliştirebilmiş?

-Hiç kişi.

Anlatılan hep bizim öykümüz… Anlatılan hep apaçık ortada… Bir şeyleri ıskalayarak yaşamak istemiyorum. Merhaba kedi, merhaba köpek, merhaba kuş, merhaba ağaç, merhaba… Sizler var olduğumu bana kanıtlayan maddi gerçeklersiniz. Biraz daha yürürsem, şehirden biraz daha uzaklaşacağım. Ve sonra deniz… Belki de deniz canı sıkıldıkça beni çağıran bir zangoçtur:

-Haydi gel bana, bana gel, ibadet vaktin geldi. Sana anlatacağım şeyler olacak; dalgalarımla ya da susarak.

Dalgalarımla ve de susarak son düzlüğü yürüyorum. Hemen solumda Bağdat-Berlin Demiryolu’ndan kalma demiryolu bacakları. Kuşbakışı denize bakıyorlar. Günümüzde demiryolu biraz daha sola kaydırıldığı için ortada kalmışlar. Kim bilir kaç kişiyi taşıdı bu bacaklar? Derken; kornalar, siren sesleri… Yoldan geçen arabalar yine birbirlerini yiyorlar. Metal korkunç bir yatırım aracı…‘Ülkemize yapılan onca köprü sizi, siz de para babalarını sırtınızda taşıyorsunuz’ diyorum içimden. Öyle ki, kim ne derse desin, olanı görmekten kaçmak korkaklıktır. Bu gerçeği kavradığımda küçücük bir çocuktum. Mahalledeki bütün çocuklar sakinliğimle dalga geçerlerdi. Düşündüğüm tek şey onların göremediği gerçekleri görmekti. Mesela oyunlara katmaya çalıştıkları hilelere karşı çıkmak, ezilenleri korumak ve bir şeyleri değiştirmeye çalışmak, vs. hepsi o günlerden ileri gelir.

-Gelsin de.

Yürümeye devam…

Yürüyorum. Köyün girişine gelmek üzereyim. Sol yanımda tarihi ‘Yağhane Binası’. Yakın zamanda restore edilmiş olmasına rağmen, ciddi işlerde kullanılmıyor. Bu arada ciddiyet, göreceli bir kavram. Burada bahsi geçen ciddi işlerden kastım: Sanattır, sanat! Sanatsal faaliyetler… Yani günümüzde zor bulunan bir maden… Bana kalırsa bu bina bu faaliyetler için yaratılmış; ama ne kime ne!

Biraz daha ileride bir kediyi, bir köpeği okşuyorum, sonra bir kuşla beraber ötüyorum ve ağaçların dallarına dokunarak onları selamlıyorum. Sonra, yavaş yavaş köye giriyorum:

-Merhaba Eskihisar, merhaba panteonum!

Bundan sonrası uzun sayılabilecek bir sahil bandı… Güzel insanlar denize kıyısı olan insanlar mıdır? Buna inanıyorum. Belki de kendimi koşulladığım bir takım düşünceler yüzünden böyle düşünüyorum. Sonra bir şarkı daha Gipsy Kings[6]’ten Trista Pena[7]. Sade bir aşk, benim için: ‘Çingeneler Zamanı’.[8]

Nasıl olsa denize döneceğim, her zaman olduğu gibi… Bunu bildiğim için denize selam çakıp, adımlarımı hızlandırıyorum ve soluğu Osman Hamdi Bey’in köşkünün bahçesinde alıyorum. Bahçe, sahilden arkaya doğru epey uzanıyor. Burada yaptığım iki etkinlik beni cezbediyor: İlki, kitap okumak. İkincisi, fotoğraf çekmek. Ne yazık ki kitaplarımı ve fotoğraf makinemi evde unutmuşum. Çantamı karıştırıp bir şeyler arıyorum ve mızıkamı buluyorum.

Mızıkamla çalmayı becerebildiğim tek şarkıyı çalıyorum: Ben E. King[9]’den Stand By Me[10]. Benimle kal Ben, bir süreliğine de olsa benimle kal.

Bu ruhumu dinlendirme seansından sonra, Eskihisar Kalesi’nin gölgesi altında balık tutan amatör balıkçılarla birlikte çay içiyorum, laflıyoruz. Farkına yeniden vardığım bir gerçek: Bellek.

Yaşadıklarımı yok saymamak için güne dair bir şeyler karalıyorum. Ne de olsa, ‘yazı kalıcıdır’. Gözlerim de fotoğraf makinemin yokluğunu aratmıyor. Balıkçıların yanından ayrılırken düşündüğüm tek şey şu: Gözlerim fotoğraf makinesi…

Gördüğüm, gömdüğüm her şey belleğimde…

Gülümseyin:

-Çekiyorum …Çektimmm!!!

Fotoğraf: Çağın Özbilgi

Denizle baş başayız artık, teninde tuzdan köpükler ve vals… Düşüncelerin düğümlerini çözen bir dahi: O. Bunu kabul ediyorum. -Ertesi gün işe gidebilmek için dinç uyanmam gerekiyor.- Denizle baş başa geçirdiğimiz birkaç saatin ardından, onu üzerine yeni yeni düşmekte olan yakamoza emanet ediyorum:

-En kısa zamanda yeniden geleceğim deniz. Şimdilik hoşça kal!

Kısa bir minibüs yolculuğundan sonra evdeyim. Açlığımı yatıştırmak için bir şeyler yiyorum ve sonrası yatakta derin bir uyku sessizliği…

Dakibyza’da bir gün daha böylece bitiyor işte.

 

Dipnotlar:

 

[1]Dakibyza: ‘Ana Tanrıça’nın Hisarı’. Gebze’nin Antik Çağlar’daki ismi.

[2] Violeta Parra: Şilili müzisyen.

[3] Gracias A La Vida: ‘Teşekkürler Hayat’. Violeta Parra’nın şarkısı.

[4] Louis Armstrong: Amerikalı caz müzisyeni.

[5] What A Wonderful World: ‘Ne Muhteşem Bir Dünya’. Louis Armstrong’un şarkısı.

[6] Gipsy Kings: Rumba-flamengo tarzı müzikleriyle tanınan, İspanyol-Katalan bir müzik grubu.

[7] Trista Pena: ‘Kötü Kader’. Gipsy Kings müzik grubunun şarkısı.

[8] Çingeneler Zamanı: Yönetmenliğini Emir Kusturica’nın yaptığı 1988 yapımı Yugoslav filmi.

[9] Ben E. King: Amerikalı soul müzisyeni.

[10] Stand By Me: ‘Benimle Kal’. Ben E. King’in şarkısı.

 

* 8. Kelenderis Öykü Yarışmasında 3.’lük ödülü 

//pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet