İslam’ın Krizi – Bernard Lewis* Kitabı Üzerine Eleştirel Bir İnceleme

 

Bir Ortadoğu tarihçisi olan Bernard Lewis, bu kitabını Kasım 2001’de The New Yorker’da yayımlanmış olan bir makale çerçevesinde yazdı. Kitabın ilk baskısı 2003 yılında Literatür yayınlarından çıktı. Kapak tasarımı, dizin bölümü ile birlikte yazar hakkındaki birkaç küçük anekdot ile kitap kendisini tamamlamaktadır. Bu kitabın Batı dünyası ve Ortadoğu coğrafyası ile ilgilenenlerin elinin altında bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Kitap bir giriş ve 9 ayrı bölümden oluşmaktadır. İlk olarak kitapta Lewis, İslam’ın kritik dönemlerini haritalar yardımıyla açıklıyor. Genel olarak giriş bölümünde, haritalar ile desteklenmiş bilgiler yardımıyla batı dünyası içerisindeki yanlış İslami değerlendirmelere, İslam dünyası içerisindeki yanlış, dogmatik ve terör ile despotizmi destekleyen uygulamalara, Pakistan’dan İran devrimine, 11 Eylül olaylarına ve ondan daha önce ortaya çıkan İslami cihat örgütlerine kadar birçok noktaya değinmektedir. Bunlara ek olarak halifelik kurumundan, Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerinin isimlerinin nereden geldiğinden ve halifelik kurumunun toplumda bilinenin aksine nasıl oluştuğundan bahsediyor. Ardından 1990’lı yıllar ile birlikte yükselen Anti-Batıcılık ve terör dalgasının Ortadoğu coğrafyasındaki halklara aksettiriliş ve yansıtılış biçimine, Ladin, körfez savaşı ve İslam- Emperyalizm- din naralarına atıfta bulunarak kitabının genel hattı ile ana temasını oluşturuyor.

Kitabın Bölümleri

1.Bölüm: İslam’ı Tanımlamak

‘’İslam hem dinsel, hem de inanç ve ibadet sistemi olan kültürlerin bir aynasıdır.’’

Lewis, bu bölümde İslam’ın diğer dinler ile olan münasebetini okura aktarırken olana değil, olması gerekene vurgu yaparak bu çerçevede ilerleyen süreçlerde ortaya çıkan politik İslami yansımaları değerlendiriyor. İslam için hem politize edilmiş bir ideoloji unsuru hem de dinsel bir cemaat retoriği teması işleniyor. Mısırlı fundamentalistler, kadıların yükselişi, İslam konferansı örgütü gibi İslam’daki devrimci dalganın birkaç bileşeninden bahsediyor. Bu bölümde dikkatimi çeken temel nokta; 1923 Lozan‘da imzalanan mübadele antlaşmasına can veren Yunan ve Türk protokolünde geçen düzeltmelerdir. Protokol aslında etnik bir kimliğe gönderme yapmaz diyerek okura yine fikir değiştirici ve öğretici bir bilgi sunuyor.

2.Bölüm: Dar-ül Harb

‘’Hristiyanlık ve İslam dinsel olarak belirlenmiş iki medeniyettir ve bu medeniyetler farkları yüzünden değil benzerlikleri yüzünden çatışmaktadır.’’
Cihat kavramı açıklanarak başlanan bu bölümde Dar-ül İslam, Dar-ül Harp ile bunlar arasındaki ara statü Dar-ül Sulh, Dar-ül Aht gibi temel noktaları anlatıyor. Ahlaki ve manevi bir savaş olarak cihat, Müslüman çağın başlangıcı hicret ile birleştiriliyor. Aslında İslam coğrafyasındaki cihat kavramının temelde farklı anlamlarda kullanıldığını Lewis filolojiden yola çıkarak aktarıyor. Bu noktada çatışan iki büyük medeniyetin hangi noktalarda birbiri ile cihat etmekte olduğu konunun ana hattını belirliyor.

3.Bölüm: Haçlılardan Emperyalistlere

‘’Haçlı seferlerinin başlaması ile birlikte Ortadoğu coğrafyasına Emperyalizm ile Kapitalizm birlikte hükmetmeye başladılar.’’

Bu noktada Usame bin Ladin, soğuk savaş dönemi, Amerika içerisindeki, ahlaki bakımdan yoz bulunan fundamentalist politikalar ile aslında emperyalist ülkelerinin içindeki siyasi tutum değişikliğini bizlere sunuyor.

4.Bölüm: Amerika’yı Keşfetmek

‘’Amerika birçok noktada özgürlüklerinin ve fırsatların ülkesi olarak görülse de İslam ülkelerindeki Anti-Amerikancılık fikri hızla yayılmaya başladı.’’

Lewis bu bölümde Anti-Amerikancılık fikri hakkında kendisini sosyalist fikirler ile donatan Arap dünyasında bile bir gelecek kaygısı ile yoğurmaya başladığını belirtiyor. Ayrıca bölüm içerisinde, Nazilerin teorisinden SSCB politikalarına, İran milliyetçi ara dönemi Musaddak’ın petrol millileştirmesine, Tudeh partisine yansımaları ile Şah’ın devrilmesine, oradan İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına, Anti-Amerikancılık ve batının seküler olarak toplum içinde algılanmasına kadar birçok konuya değiniyor. En sonunda ABD’ye Ortadoğu coğrafyasının ‘’Büyük Şeytanı’’ misyonu yükleyerek, Amerika keşif edilmekten ziyade dogmatik fikirlerin işgaline uğruyor.

5.Bölüm: Şeytan ve Sovyetler

Ortadoğu halklarının Hristiyanlar’a yönelik olarak yaptığı tutumların aktarıldığı bu bölümde Humeyni’nin törenlerde kullandığı ‘’Büyük Şeytan’’ misyonu kavramı daha sık dile getiriliyor. İlginç olan nokta, SSBC’nin İslam dünyasında emperyalist politikalara devam ederken, Amerika’nın gördüğü büyük şeytan misyonundan mağdur olmamasıdır. İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte SSCB ve Amerika’nın Ortadoğu’daki temel hedefleri artık değişmişti. İkisinde bir nevi tek amacı vardı: Ortadoğu coğrafyasındaki petrollerinin süper güçleri olmak.

6.Bölüm: Çifte Standartlar

‘’Dindar despotlar dinsiz despotlar kadar tehlikelidir.’’

Bu noktada Arap halkları hem kendi yöneticileri hem de kendi içlerindeki birçok din adamı tarafından katledildi. Bunun en iyi örneklerini 1991 yılında Saddam Hüseyin’in yaptığı Halepçe katliamında ve Suriye’nin Hama kentinde yapılan bombardımanında görebiliriz. Belki de kitap içinde en iyi değerlendirmeyi yaptığım bölüm burasıdır. Çünkü ne olursa olsun despotizm duygusu, yöneticiyi kendi halkına zulüm etmekten geri koymuyorsa bu ne batı nefreti ne de Anti-Amerikancılık fikridir. Bu faşizmdir ve içinde terörün gerçek yüzünü taşımaktadır. İşte Ortadoğu coğrafyasındaki çifte standart uygulamanın sonucu:

‘’TEK OY, TEK ADAM ve BİR ANLIK DEMOKRASİ’’

7. Bölüm: Modernleşmenin Başarısızlığı

Bu bölümde Türkiye kendisini bir üst noktaya taşıyan bir Ortadoğu ülkesi olarak kitapta belirtiliyor.
Amerikan sömürgesiyle modernleşmeyi yakalayamayan Arap dünyasının asıl başarısızlığını, yöneticilerinin diktatörce halka yaptığı sindirme politikalarında aramak gerekmektedir. Aslında modern olan Arap halkı ve modernleşme istekleri yöneticiler yüzünden yerini başarısızlığa bırakmıştır.

8. Bölüm: Suudi Gücüyle Vahabi Öğretisinin İzdivacı

Bu noktada Lewis Vahabilik ekolü için modernliği reddederek kutsal geçmişe dönmeyi hedefledğini aktarıyor. Bu doğrultuda amaçları ise peygamber zamanındaki gibi yaşayarak Sofizmi bir pagan kültürü olarak görüp onu yok sayıcı faaliyetler ile İslam’da bir temizlik politikasına girişmektir. Radikal Müslümanların ‘’aşırı modernleşmeye’’ verdikleri tepki Suudi gücü ve Vahabi ekolü ile birleştiriliyor.

9. Bölüm: Terörizmin Yükselişi

Diğer 8 bölüm dâhil kitabın bana göre vermek istediği temel mesaj, İslam coğrafyası içindeki terörizmin yükselişi ve batının bunu tetikleyici politikalarıdır. El-Kaide gibi terör örgütlerinin çıkış noktası ne dindir ne de amaçları dini kurtarmaktır. Kitapta geçtiği üzere ‘’İslam hukuku bir yasa ve adalet sistemidir, bir linç ve terör aracı değildir.’’
Son olarak kitabı verdiği bilgiler doğrultusunda yararlı bulmakla birlikte bana kitaptan geriye kalan ise şu öğreti oldu. Demokrasilerin kurulması çok zor olduğu gibi yıkılması da zordur. Modernleşme isteğinden katliamlara kadar ortaya çıkan bir Ortadoğu projesinin varlığını hissetmek mümkündür. Burada şu soruyu sorarak bitirmek istiyorum: Peki Arap ve İslam Dünyası’na kalan ne olacaktır?

Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul, Literatür Yayıncılık, Sayfa Sayısı 160, 2003.

Kitap Eleştirisi: Yazıcı Bartleby

“Spinoza’nın Dediği Gibi, Bir Duygulanış Hali.” Başkaldırıyorum!

 

Yazar: Herman MELVILLE, Yazıcı Bartleby (2015), Çeviren: Murat BELGE, İstanbul: İletişim Yayınları, Sayfa Sayısı:91.

“Evrenin gündelik ironilerinden biri olan gerçek faydasızlığı gösteren, üzücü ve gerçek bir kitap.”

Jorge Luis Borges

Wyn Kelley’nin önsözü ve Murat Belge’nin sonsözü başlayıp biten, bir kerede okunabilecek kadar yalın ve heyecan verici bir Wall Street Öyküsü ile karşı karşıyayız. Her kitap, her yazar ve düşünür ile olduğu gibi Herman Melvılle ile de bir tanışma hikâyem var. Bazılarımız belki de okudukları kitaplara, gündemdeki politik sorunlara yer yer sessiz ya da duyarsız kalmakta. Oysa her kitabın kendine ait bir öyküsü ve “duygulanımı” söz konusudur. Yazılanları bu kadar çok “içselleştirmemizde” bizim farklı “duygulanımlarımızdan” süre gelmektedir. Çoğu için içselleştirmek ya da “duyguların akışı” pek bir anlam ifade etmez. Ya da onlar böyle olduğunu iddia ederler. Oysa doğa hali hazırda bir “içkinlik düzlemi” içerisindedir. Bu yüzden hem benim hem de Melvılle’nin “doğasında” bu “içkinliği” net olarak görmemiz mümkündür. Buradan sesleri şimdiden işitir gibiyim. Evet, o sesleri boşa çıkarmamak adına biraz taraflı hatta baya taraflı bir şekilde “Spinozacı” olduğumu hemen onaylamak isterim. Burada uzun uzun Spinoza’dan bahsetmek isterdim. Ama onu şu anda başka bir çalışmamda sürdürmekteyim. Belki de bu yazıdan sonra “yeniden rastlaşabilirsek” neden Spinozacı olduğumu ve Melvılle ile ne alakası olduğunu belki de bulabiliriz. Ne demiş Spinoza Mektuplarının birinde. “En iyi felsefeyi bulduğumu iddia etmiyorum. Âmâ şunu da iyi biliyorum ki hakikatin bilgisine sahibim… Zira hakikat hem kendisinin hem de yanlışlığın biricik kanıtıdır.”  [1] Bu halde Melvılle ve Yazıcı Bartleby ile karşılaşmam da Spinoza’nın ve Spinoza sevenlerin etkili olduğunu söylemeden geçmek istemedim. [2]

Peki, kim bu Herman Melvılle? Putnam’s Monthly dergisinin Kasım 1853 sayısının kapağında Yazıcı Bartleby’in ne işi var? Tarihe şöyle bir göz attığımızda kendimizi 19. Yy’ın New York’un buluyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi bu bir Wall Street öyküsü. 1819 1 Ağustos günü New York’ta doğan Melvılle, İskoç kökenli bir tüccar olan Allan Melvill ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanı General Peter Gansevoort’un kızı Maria Gansevoort Melvill’in ikinci oğludur. O yıllarda ABD kongresi yerlilerin beyazlara tarım, okuma-yazma ve aritmetikte uyum sağlayabilmesi için 10.000 dolar değerinde bir “medeniyet formu” oluşturmuştur. Ayrıca İngiltere’de parlamenter sistem yanlılarının bastırıldığı Peterloo Katliamı da bu tarihe tekabül etmektedir. George Eliot doğmuş, stetoskop icat olmuş. 1820’lerde Birleşik Devletler dünyanın en önemli pamuk üreticisi haline gelmiş, Antarktika kıtası ileride başına geleceklerden habersiz keşfedilmiştir. F. Engels doğmuş (1820) ilk Amerikalı yerleşimciler Teksas’a ulaşmışlardır. (1821), Massachusetts’te kadın işçilerin çalıştığı pamuk imalathaneleri de 1822’de açılmıştır. 1823 ‘de Monree Doktrini yürürlüğe girmiştir.

Melvılle ise 1825 yılında New York Erkek Lisesi’ne başlamıştır. John Quiney Adams Birleşik Devletlerin altıncı devlet başkanı aynı yılda olmuştur. Elektromıknatıs Sturgeon tarafından icat edilmiş, Sameul Morey tarafından (1826)’da içten yanmalı motor hayatımıza girmiştir. 1828’lerde Andrew Jackson başkanlık seçimlerini kazanarak Demokratik Parti’den seçilen ilk devlet başkanı olmuştur. Melvılle ise 1829’un Eylül’ün de New York’taki Columbia Grammar School’a yazılmıştır. Ama baba Alan Melvill iflasın eşiğine geldiği için Menvılle 1830’da okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. 1832’de Kasım ayında işlerini halletmek için ayrıldığı New York’a geri dönerken Hudson Nehri’ni yürüyerek aşmak zorunda kalan babası ateşler içinde ve arkasında büyük bir borç yığını ile 28 Ocak’ta ölmüştür. Herman ise New York Eyalet Bankasında yazıcı olarak işe başlamıştır.

Kitabı işte duyguların akışına geçtiği nokta tam olarak bu evrede başlamaktadır. Çünkü Yazıcı ya da Kâtip Bartleby sadece bir öykü değil bir yaşanmışlık ve belki de Herman’ın kendi dünyasıdır.

 1832’lerde Mısır Bağımsızlığını ilan etmiş, Asya’dan Amerika’ya geçen ilk kolera salgını tüm New York’a yayılmıştır. 1834’de Herman bankadaki işinden ayrılarak amcası Thomas’ın Pittsfield’deki çiftliğinde çalışmaya başlamıştır. 1835’ler de Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi’nin ilk cildini yayımlamış, Fırat ve Dicle nehirlerinde buharı ilk gemiler seyahat etmeye başlamıştır. Herman ise 1835’de girmiş olduğu Albany Akademisini 1837’de tamamlayarak 1838’de genç bir münazara kulübünün çıkarmış olduğu Albany Microscope dergisinin 24 Mart sayısında hicivler yazmıştır.1839’da “L.A.V” takma adı ile, Democratic Press ve Lansingburg Advertiser’da yazılar yayımlamıştır. 4 Haziran’da ticaret gemisi St Lawrence’da mürettebat görevlisi olarak çalışmış mühendislik ve haritacılık okumuştur. Aynı yıllarda ise L’ Amistad gemisindeki köleler ayaklanma çıkararak ABD Yüce Mahkemesi 1841’de köleleri özgür bırakarak Afrika’ya geri göndermiştir.1841’de balina gemisi Acushnet ile Güney Denizinde ilk seyahatine çıkmış, öğretmenlik deneyimi yaşamış ama iş bulamamıştır. Samuel Slcum da tel zımbayı bu yıllarda icat etmiştir.

1843 ile 1848 yılları arasında Herman, gemiden ayrılarak bowling salonlarında kuka dizicilik, mağazalarda tezgâhtarlık yapmış olsa da okyanuslara açılmaya devam etmiştir.1845 yılında Markiz Adaların’da Typee yerlileri ile yaşamış olduğu serüvenleri kaleme almıştır.1847’de ise Omoo’yu yazarak Ağustos ayında, Yüce Mahkeme üyesi Lemueş Shaw’ın kızı Elizabeth ile evlendi. Cyrus McCormick’de Chiago’da biçer-döver üretimine başlayarak ABD’de ve Avrupa’da tarımda bir devrim niteliği bu araç ile yaşanmıştır. 1848’de Avrupa’da devrimler patlak vermiş, Modern feminist hareketinin başlangıcı olarak kabul edilen New York’ta yapılan kadın hakları konferansı olmuştur. Lucretia Mott ve Elizabeth Cady Stanton önderliğinde kadın hakları bildirgesi yazılmıştır. Karl Marx ve Friedrich Engels ise Komünist Manifestoyu kaleme almışlardır.

Herman ise 1850’de White-Jacket romanı yayımlamış, 1851’de Moby Dick, 1852’de ise Pierre ya da Belirsizlikleri yayımlanacaktır. Bu yılllarda ABD’de kese kağıdı makinesi icat edilmiştir. 1854 ise bugün Big Ben adıyla bilinen Londra saat kulesi yapımı tamamlanarak şehirleşme ve sanayileşmede yeni bir çağa girilmiştir. 1856 yılında ise Yazıcı Bartleby ve Benito Cereno adlı yapıtları The Piazza Tales’de yayımlanmıştır. 1864 yılına gelindiğinde Herman Allan ile birlikte İç Savaş’ın Virginia cephelerini gezmiş ve kuzeni Albay Henry Gansevoort’u ziyaret etmiştir. 1866’da Harper’s dergisine İç Savaş hakkında dört şiir yazmış, 1867’de Melville’den korkan ve evliliğinden mutsuz olan eşi Elizabeth ondan ayrı yaşamak istediğini belirtmiş, Eylül ayında oğlu Malcom kendisini tabanca ile kafasından vurarak intihar etmiştir. 28 Eylül 1891’de ise kalp krizi sonucu Herman hayatını kaybetmiştir.

Tüm bunları sadece Herman Melvılle’yi anlatmak ya da dönem içerisinde siyasi bir kronoloji vermek için değil bunların hepsinin iç içe geçtiğini söylemek için belirttim. Nitekim Gılles Deleuze bizlere Bergsonculuğu ve neden Bergsoncu olduğunu anlatırken her bir filozof ya da düşünürün kendi yaşamsal pratiklerinden ayrı düşünülemeyeceğini bu yüzden de problemlerin her birinin bütüncül bir okuma[3] ile şekilleneceğini belirtmektedir.[4] Bu yüzden Melvılle’yi ve dönemi bütüncül bir okuma yaparak anlatmayı tercih ettim.  Nitekim Melville uzun yaşamı boyunca birçok kere öykülerini, şiirlerinin konusunu değiştirmiş olsa da edebi yaratıcılık meselesine yönelik merakın hep diri tutmuştur. Bu uzun metrajlı bir filme benzeyen hikâyesinde New Bedford’dan bir avukatla karşılaşması ya da “tesadüfi rastlaşmalarının” olması ve Yazıcı Bartleby’i kaleme alması onun evrelerini anlamlandırabilmek için önemli kapitone noktalarıdır. [5]

“BARTLEBY’IN SIRRI- YAPMAMAYI TERCİH EDERİM.”

Yazıcılar… Herman’ın da bir ara tecrübe etmiş olduğu bir meslek. Kendisi yazıcıların hikâyelerinin hemen hemen hiç yazılmadığını belirterek daha önce de hiç karşılaşmadığı ve kendisine oldukça sıra dışı gelen Bartleby’in hikâyesini bizlere aktarmaktadır. En kolay hayatın en iyi hayat olduğunu düşünürsek Bartleby’in hayatını sorgulamaya ve neye göre iyi neye göre kolay olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Bartleby yazıcılığın ilk zamanlarında oldukça iyi ve olağanüstü denebilecek şekillerde yazılar çıkarmaktadır. Hatta mum ışığı, gündüz ışığı da dâhil olmak üzere gece gündüz çalışan Bartleby, ilk bakışta bir yazıcıdan daha fazlasını yapmaktadır. Ama ta ki bir gün patronu onu yanına çağırıp gereken belgeleri doldurmasını söylediğinde ondan “Yapmamayı tercih ederim.” Şeklinde bir cevap alana kadar.

Ne demek istediğini anlamayan patronun üstüne yeniden basarak yenilediği ve yeniden “Ay mı çarptı? Ne oldu. Şu metni benimle beraber karşılaştırmanı istiyorum” şeklinde belirtmesi ile yeniden aldığı o cevap “Karşılaştırmamayı tercih ederim.” Ve daha sonra verilen diğer tüm cevaplar kitabın sayfaları boyunca devam etmekte. “Okumamayı tercih ederim”. “Söylememeyi tercih ederim…”

 Aradan geçen birkaç gün ve patronun olayı idrak etmeye çalışması ve Bartleby’in tam olarak ne yapmaya çalıştığı sorgulaması ile Bartleby’in hiç yemeğe çıkmadığı gözlemlenmiştir. Ofis dışında da bir yere gitmemiş olan Bartleby bir nevi pasif bir direniş halindedir. Aradan geçen zaman ile Bartleby’e yer yer acıyan ona merhamet eden patronu bazen de onu işten çıkarmayı bile düşünmüştür. Aradan geçen süre sonrasında Bartleby’in ofisten hiç çıkmadığı, orada yiyip içtiğini hatta orada kaldığını ve orada yaşadığını patronu tarafından anlaşılacaktır. Bir süre sonrasında Bartleby artık yazıcılığı bıraktığını açıklayacaktır. Patronu Bartleby’in yazı yazması, dışarı çıkması ya da ofisten ayrılması yönünde ne yaparsa yapsın Bartleby bunların hiçbirini yapmamayı tercih etmektedir. En sonunda patronu o beni terk etmiyorsa o halde ben onu terk etmeliyim şeklinde bir karar alacaktır. Peki, ofisi boşaltan avukat sonrasında Bartleby nerededir? Bartleby ofisi terk etmemiş hatta artık binanın girişinde kalmıştır. Fakat aradan geçen zaman sonrasında Bartleby binayı terk etmeyince, oradakilerin de rahatsızlığı sonucunda polisler tarafından götürülmüştür. Ve bir hapishane de yüksek duvarlar ile çevrili bir yerde yememeyi tercih ederek ölecektir.

   Hikâyenin adından anlaşılacağı gibi kitabın kahramanı Bartleby’dir. Onunla beraber bir “tercih etmeme” dönemi başlamıştır. Birçok kere hikâyede ofisin duvarlarına boş boş bakmaktadır. Ofisin dışı aydınlık olarak nitelendirebilecek olan beyaz duvarlar ile kaplı olsa da Bartleby, daha kirli ve tuğlalar ile çevrilmiş olan tuğla dolu duvarlara bakmayı tercih etmektedir. Bu nokta aslında Bartleby’i düşünmemiz için önemli bir kesittir. Çünkü aslında karanlık ve kirli olan ve Bartleby’in da bizlere göstermek üzere olduğu ofisin dışındaki duvarlar ve hayattır. O karanlık ve kirli olan duvara bakarak aslında asıl aydınlığa çıkmaktadır.

Herman Melville’nin bu eseri varoluşçuluk, absürdizmin ve modernizmin başyapıtlarından birisi olarak kabul edilebilir. Avukat anlatıcımız (patron), 19.yy New York’unda Wall Street’deki hukuk bürosuna üçüncü bir yazıcı olarak girmiş olan Bartleby’i bizlere anlatmaktadır. Kafka’nın Davası, Camus’un Yabancısı, Dostoyevski’nin Suç ve Cezası yanına bir de Yazıcı Bartleby’i eklemeliyiz. Çünkü bu eser, özgür iradenin tuzaklarını konu alan ve çağımıza da seslenen bir başkaldırı öyküsüdür.

Not: Çalışmada Spinozacı birçok terim bulunmaktadır.

DİPNOTLAR

[1] Spinoza, LXXVI, Mektup, (A. Burgh’a). Ayrıca Bkz. Benedictus De Spinoza, Mektuplar, Çev. Emine Ayhan, Dost Kitabevi Yayınları, 2014,ss.363.

[2] Konu ile ilgili daha önce Spinoza’yı hangi filozoflar üzerinden düşünerek yorumladığıma dair bir dipnot için bu çalışmama bakılabilir. Gülçin Sağır, “N. Machiavelli ve İnsan Doğası Üzerine”, Koza Düşünce Ocak-Şubat 2017, Sayı:16

[3] M. Hardt Deleuze anlattığı eserinde onun kendine özgü bir okuma tarzı benimsediğinden bahsetmektedir. Bkz. M. Hardt, Gilles Deleuze Felsefede Bir Çıraklık, Çev. İ.Ögretir, A.Utku, Otonom Felsefe,2012, s.29.

[4] G. Deleuze, Müzakereler, Çev. İ. Uysal, Norgunk, 2006, s.35. Ayrıca G. Deleuze, Bergsonculuk, Çev. Hakan Yücefer, Otonom Felsefe, İstanbul, 3. Baskı 2014, s.7.

[5] Lacancı bir terimdir.

KAYNAKÇA
Benedictus De Spinoza, Mektuplar, Çev. Emine Ayhan, Dost Kitabevi Yayınları, 2014.
G. Deleuze, Bergsonculuk, Çev. Hakan Yücefer, Otonom Felsefe, İstanbul, 3. Baskı 2014.
G. Deleuze, Müzakereler, Çev. İ. Uysal, Norgunk, 2006.
Gülçin Sağır, “N. Machiavelli ve İnsan Doğası Üzerine”, Koza Düşünce Ocak-Şubat 2017, Sayı:16.
Herman MELVILLE, Yazıcı Bartleby, Çeviren: Murat BELGE, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.
M. Hardt, Gilles Deleuze Felsefede Bir Çıraklık, Çev. İ.Ögretir, A.Utku, Otonom Felsefe, 2012.