Anadolu’da Mustafa Kemal Devri

atatürkc

 

“Şimdiye kadar Roma imparatorluğu zamanında Hristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması, matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır.”

 

Marx’ın bu sözleri kitle iletişim araçlarının içinde bulunduğumuz yüzyıldaki gelişmişlik düzeyi göz önüne alınırsa sorunun önemi daha iyi anlaşılır. Egemen sınıfın ve onun sözcülüğünü yapanların baskı ve sömürücülüğünü gizlemek amacıyla tarihsel olayları çarptırmaları doğal bir süreçtir. Tarihsel olayları çarpıtmanın, geçmişte yaşanmış olayları tahrif etmenin yollarından biri de kişiyi yüceltmekten, onu putlaştırmaktan geçmekteyken Mustafa Kemal, bu durumun nerede durmaktadır?

Milli mücadele öncesi Osmanlı’da yer alan karışık siyasi ortam ve ekonomik yapının çöküş sürecinde olduğu ve yıkıldığı güne kadar Batı’nın ekonomik-diplomatik bir yarı sömürgesi durumunda olması, Batı tarafından yaşatılan sömürge düzeninin daha da sağlam temellerine ulaşması, Asya sömürge kaynaklarına giden yolda köprü görevi gören ve bir nebze güvenliği sağlayan Osmanlı’nın yönetici kadroları arasındaki çatışma, Osmanlı’nın parlak dönemine duyulan özlemin verdiği bunalım yarı sömürge Osmanlı’nın tekrardan şekillenmesi gerektiğini düşündürmüştür. Rusya’da gerçekleşen Bolşevik partisinin devrimiyle birlikte yıkılan Çarlık Rusyası’nın yayılımcı politikası ve sömürü planlarının ortaya çıkarılması Batı emperyalizmini tedirgin etmiştir. Bu durum Osmanlı ve çevresinde yeni kontrollerin ve sömürü merkezli yönetimlerin başa geçmesini gerektirmiştir. Merkezi Osmanlı devletinin otoritesi ise iyice sarsılmış, ülkenin her yerinde otonomi yanlısı eğilimler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Milli mücadele; birinci emperyalistler arası savaşın diplomatik planda sürdürülmesiyle sağlanabilirdi. Bu durum 1. Dünya savaşının, Osmanlı için 1923’te bitmesine ve sonradan  ‘kurtuluş savaşı’ olarak adlandırılan milli mücadelenin başlamasına kadar gitmiştir. Bir yanıyla diplomatik düzeyde 1.Dünya Savaşının devamı, diğer yanıyla Yunanlılarla sıcak savaş, üçüncü olarak da merkezi Osmanlı bürokrasisi içinde bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Hareket ne kadar hilafiyet ve saltanatı kurtarmayı amaçlar gibi görünse de sözünü ettiğimiz üçlü mücadele diyalektiği ve toplumsal hareketin dinamiği, hilafiyet  ve saltanatın tasfiyesiyle sonuçlanacaktı.

İmparatorluğun son unsuru olan kesim imparatorluktan kopmamış ancak dönüştürülmüştür. Nitekim hareketi yürüten kadrolar birkaç eksiğiyle, ittihatçı kadrolardı. Bunların hepsi ‘yenilikçi’ Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul tarafından görevlendirilmişti. Bir devletin bölgesinin yabancı güçler tarafından işgal edilmesi sık rastlanan bir durumdur. Birinci ve ikinci emperyalist savaşta Almanlar Fransa’yı işgal etmiş aynı zamanda Almanya da diğer devletler tarafından işgal edilmişti. İşte Osmanlı da, Yunanlılar, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti.

Osmanlı imparatorluğu, Batılı kapitalist devletlerle Çarlık Rusya’nın çıkar çatışması yüzünden ayakta kalabilmişti. Bu dönem Osmanlı dış politikası, söz konusu çıkar çatışmalarından yararlanma temeli üzerine kurulmuştu. II.Abdülhamit, çıkar çatışmalarından yararlanarak saltanatını sürdürmeye yönelik bir dış siyaset izlemişti. 1. Dünya Savaşı tam bu duruma son vermek üzereyken, Sovyet devriminin yayılma potansiyeli, emperyalistlerin savaş öncesi ve sonrası hesaplarını alt üst etti. ’Yeni Türk Devleti’ de bu yeni durumun yarattığı çıkar çatışmalarından yararlanarak varlığını korumuştur. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, doğuda Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktır. İngiliz desteğinin kalkmasıyla birlikte Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı kalmamıştır. Bu nedenle Türk-Yunan savaşı İngilizler’in takındığı tavra göre biçimlenmiştir. İsmet İnönü verdiği demeçte ’İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.’ Diyordu. Osmanlı merkezi yönetiminin otoritesinin zayıflaması, imparatorluktaki adem-i merkeziyetçi eğilimleri güçlendiriyor, bu da padişahın ve onun bürokrasisinin ele geçirdiği sosyal artığı azaltıyordu. Bürokrasi ilk defa milli mücadele ve sonrasında kendi dışındaki güçlerle ittifak yapmak zorunda kaldı. Bu durum, tarihsel bir zorunluluk olarak kendini dayatmıştı.

Burjuva temeller üzerine kurulan bir devlet bir burjuva sınıfı yaratmaya ve onu güçlendirmeye mecburdur. Bürokrasinin varlığı status-quo’nun korunmasından yanadır ve buna bağlıdır. Bürokrasiler reformcu göründükleri zaman bile amaçları ortaya çıkan yeni durumda bile egemenliklerini korumaktır. Bu amaçla yeni düzenlemelere girişilirken Cumhuriyet dönemi inkılaplarını bu nitelikle hatırlanması gerekir.

Osmanlı merkezi bürokrasisinin kapitalizm etkisi altına girmesiyle yapmak zorunda olduğu ‘Tanzimat ve Islahat’ ilerici düzenlemeler olarak değerlendirilmiştir. Oysa bunlar merkezi bürokrasinin iktidarını korumak amacıyla yapmak zorunda kaldığı düzenlemelerdi. Daha sonra bu Tanzimat ve ıslahatları Cumhuriyet döneminde devam edildiğinde asıl amaç aynıydı. Yine devleti güçlendirmekti. Elbette kendi iktidarını korumak amacıyla Batı’nın kurum, kural ve ideolojilerden merkezi bürokrasi kısa dönemde iktidarını korusa da kapitalizm baskısını arttırdıkça bürokrasisinin egemenliği aşınmak durumundaydı.

Bu durum; Cumhuriyetle başlayan dönem, Batı Kapitalizmiyle bir hesaplaşma dönemi değil yeni bir uzlaşma ve denge oluşturma dönemidir. Türkiye ekonomisini Emperyalizm’e bağlayan zincir olduğu gibi kalmıştı ve oluşan, egemen sınıf ittifakıydı.

1920 ve 1930lu yıllarda emperyalizmin yapısal bunalımı, ilişkilerin yoğunluğunu azalttığı için, sanki emperyalizmden kopulmuş ve bu durum milli mücadele ile gerçekleştirilmiş gibi bir izlenim yaratmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası Kapitalizm yeniden yükselişe geçerek ilişkiler normale dönmüştür. Bu nedenle yapısal krizin yarattığı kopukluğu başkalarının marifeti gibi göstermeye çalışmak aldatmaca politikanın bir ürünüdür. Bir çok yazarın kafasını bulandıran, Mustafa Kemal’in 1 Aralık 1921 de TBMM de  söylediği sözlerdir. ’Biz bu halkımızı korumak bağımsızlığımızı güven altında bulundurabilmek için toptan milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrin izleyen insanlarız’. Bu sözlerin ne amaçla söylendiği önemlidir. Mustafa  Kemal  bu sözleri, meclis içindeki ve meclis dışındaki muhalefeti denetim altına alıp etkisizleştirmek amacıyla bir manevraya giriştiği zaman söylemiştir. Eğer resmi tarih ve ideolojinin yaymaya çalıştığı gibi gerçek anlamda bir halk hareketi söz konusu olsaydı Cumhuriyet kurulamazdı. Milletvekilleri gerçek bir serbest seçimle meclise gelmemişlerdi. Önemli bir bölümü padişahın meclisi olan Mebus üyeleriydi. Bu nedenle Cumhuriyet ilanı halk çoğunluğunu özgür irade ve isteğinin sonucu değildir. Öyle olsaydı eğer, Mustafa Kemal’in mebuslardan bir kısmını idam  ettirmesi kolay olmazdı. Böyle bir duruma Lozan Konferansına İstanbul hükümetinin de davet edilmesi gerekçe olmuştur. Dolayısıyla meclisin önderliğini ele geçirmiş olan Mustafa Kemal’in darbesini gerçekleştirmesi için en uygun fırsat oluşmuştur.

Mustafa Kemal daha sonra meclise ‘padişah’ın ilgası ve padişah’ın sınır dışı edilmesi için bir kanun teklifi verir. Kanun teklifi üzerine kurulan komisyon aleyhte tavır alınca, üyelere bir bildiri yollayıp milletvekillerini tutuklamakla tehdit etmiş ve sonuçta kararı olumlu duruma çevirmiştir. Osmanlı imparatorluğu ömrünü tamamlarken Mustafa Kemal’in bonapartist yönetimi başlamıştır.

İstiklal Mahkemeleri

a) Birinci ve İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri

İstiklal Mahkemeleri ilk olarak 1920 yılında kurulmuştur. Mahkemenin ortaya çıkış sebebi asker kaçaklarını yargılamaktı. 1920 – 1921 ve 1921 – 1923 arası 8 + 4 İstiklal Mahkemesi görev yapmıştır. Konya (2), Sivas (2), Ankara, Eskişehir, Isparta, Diyarbakır, Pozantı, Kastamonu, Samsun ve Yozgat’ta kurulan İstiklal Mahkemelerinde toplam 59.164 sanık yargılanmıştır. Bu sanıkların 11.744’ü beraat etmiştir. İdam edilenlerin sayısı 1054’tür. Müeccelen idam sayısı 2827, gıyaben idam sayısı ise 243’tür. Kürek cezaları 1786, değnek ve para cezaları ise 41.678’dir. Müeccelen, yani ertelenen idam kararlarının daha sonra uygulanıp uygulanmadığı, uygulandıysa kaç sanığın infazının gerçekleştirildiğine dair herhangi araştırma veya resmi bir kayıt bulunmamaktadır.

Birinci ve İkinci dönem İstiklal mahkemelerinde yaklaşık 60.000 sanığın büyük bir çoğunluğunun yargılanma sebebi asker kaçağı olmalarıdır. Geri kalan suçlar ise casusluk, soygun, tecavüz vb. nedenlerdir.

İstiklal Mahkemelerinin ortaya çıkış sebebi olan asker kaçakları sorunun neden ve nasıl bu boyutlara ulaştığını düşünürsek, karşımıza çıkan en önemli bulgu; Balkan savaşlarından bu yana neredeyse kesintisiz olarak süren 10 yıllık bir savaş döneminin askerlerde olşurduğu yorgunluktur. Cephelerde var olan sağlıksız koşullar sebebiyle ortaya çıkan salgın hastalıklar, açlık, gereksinimlerin karşılanamaması gibi etkenler asker kaçaklarının sayısının artmasına neden olmuştur.

Ankara’nın, günden güne asker ihtiyacının artmasına karşılık, asker kaçağı sayısı da günden güne artıyordu. Bu koşullarda, Ankara’nın asker kaçakları sorununa kesin bir çözüm bulması gerekiyordu. Bu nedenle, Birinci ve İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri, Meclis’te görüşülmüş ve kısa bir sürede yürürlüğe konmuştu.

Mahkemelerin en önemli amacı, asker kaçaklarına vereceği caydırıcı cezalar yoluyla, askerden kaçmayı düşünen insanların önüne geçmekti. ikinci olarak ise, yargıladığı asker kaçaklarını cepheye geri göndermekti.

Mahkemelerin aldığı kararlar; kesin hükmü olan, herhnagi bir üst mahkemeye götürülemeyen ve meclisin dahi müdahil olamadığı kararlardı. Duruşmalar, halka açık yapılıyordu. Bu yolla mahkemenin aldığı sert kararların arkasında soru işaretleri kalmaması hedefleniyordu.

Nihayetinde, Birinci ve İkinci Dönem İstiklal Mahkemelerinin asker kaçakları sorunu çözdüğünü söyleyebiliriz. Birinci ve İkinci Dönem İstaklal Mahkemeleri, doğrudan siyasi sonuçları olan herhangi bir davaya bakmamıştır. Geniş yetkileri olan bu mahkemelerin sonuç verdiği görülünce, Üçüncü Dönem İstiklal Mahkemelerinin de bu geniş yetkilerle donatılarak kurulma düşüncesi ağırlık kazanmıştır.

Birinci Dönem Ankara İstiklal Mahkemesi, Temmuz 1922’de; diğer Birinci Dönem İstiklal mahkemeleri ise Şubat 1921’de; İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri ise Ekim 1923’de işlevlerini tamamladıkları için kapatılmışlardır.

Bu süreç  sonunda, 1923 Aralık’ına kadar İstiklal Mahkemeleri görev yapmamıştır. Kurtuluş Savaşının bitmesi ve Cumuriyet’in ilan edilmesinden sonra İstiklal Mahkemeleri tekrar ortaya çıkmış ancak bu sefer siyasi bir rol üstlenmiş olarak.

b) Üçüncü Dönem İstiklal Mahkemeleri

b.2) İstanbul İstiklal Mahkemesi

Üçüncü Dönem İstiklal Mahkemelerinin ilki; İstanbul İstiklal Mahkemesidir. Mahkeme, İsmet Paşa’nın  Meclis’e sunduğu önergeyle açılmıştır. İsmet Paşa’nın bu önergeyi verme nedeni, İstanbul Basınının Ankara’yı rahatsız eden muhalif tavrıdır.

Mahkeme, 1923 Aralık’ta Tanin Gazetesi sahibi ve müdürü Hüseyin Cahit bey’i, İkdam Gazetesi sahibi Cevdet Bey’i ve müdürü Ömer İzzettin Bey’i, Tevhid-i Efkar Gazetesi sahibi Velid Bey’i ve müdürü Hayri Muhiddin Bey’i yargılamaya başladı. 2 Ocak 1924’te dava sonuçlandı. Bütün gazeteciler beraat etti.

Lütfi Fikri Bey, Hilafeti öven ve Meşrutiyet’in geri gelmesini savunan yazıları neticesinde 5 yıl kürek cezasına çarptırıldı.

İstanbul İstiklal Mahkemesi, birkaç küçük davaya daha baktıktan sonra 5 Şubat 1924’te işlevini tamamlamasıyla birlikte kapatıldı.

İstanbul İstiklal Mahkemesi’nin gazeteciler davası; Ankara’nın, İstanbul basınına verdiği bir gözdağı olarak yorumlanabilir. Beraat eden bu gazetecilerin, bir buçuk sene sonra aynı suçlardan yargılanıp bu defa ceza almış olmaları da bu yorumumuzu doğrular niteliktedir.

b.3) İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi

1925 yılında, Türkiye’nin doğusunun büyük bir bölümünü kapsayan Şeyh Sait İsyanı gerçekleşti. Ayaklanmanın güttüğü nihai hedef üzerinde bugün bile netleşmiş bir düşünce olmamakla birlikle, bizim görüşümüz; bağımsız bir Kürdistan temelinde örgütlenen isyanın, sonradan içine dini olguların girmesiyle niteliğinin bir değişime uğradığıdır. İsyan başladıktan sonra ciddi bir dini söyleme bürünmüştür. Ancak bu durum isyanın bağımsız Kürdistan hedefini yok etmemiştir. Şeyh Sait isyanına yapılabilecek en güzel tanım; isyanın  Kürt – İslam Ayaklanması olduğudur. İsyan, Kürdistan İstiklal Komitesi tarafından örgütlendi ve yönetildi. Bu komitenin liderleri; Cibranlı Halit, Yusuf Ziya Bey, Ali Rıza Bey, Faik bey, gazeteci Kemal Fevzi, Dr. Fuat gibi Kürt aydınlarıydı. Özellikle Şeyh Sait, bu komitenin örgütlenme faaliyetlerinde bulunmamış ve komiteye de 1924ün sonlarında katılmıştır. İsyanın başında bulunanların bir çoğu emekli askerdi. Ancak sonradan öne çıkan ‘şeyh’lerin hemen hepsi isyana sonradan dahil edilmişlerdir. Şeyh Sait’i, bölgedeki etkin nüfusundan faydalanabilmek adına, Yusuf Ziya ikna etmiş ve isyana dahil etmiştir.

İstiklal Mahkemesindeki yargılamalar her zaman olduğu gibi halka açık yapıldı. Duruşmalarda enteresan olansa, isyanın başında bulunan bir çok ismin birbirini suçlaması, birbiri hakkında olumsuz ifadeler vermesidir. İstiklal mahkemesi göreve başlamadan önce harp divanında yargılanan Cibranlı Halit, Bitlis eski vekili Yusuf Ziya Bey, Cibranlı Halit’in kayınpederi Fuat ve Molla Abdülrahman 14 Nisan salı sabahı 05:30da idam edildiler. Şeyh Sait, 16 Nisan’da Kürt – Alevi aşireti Homşek tarafından yakalattırıldı. 27 Mayıs 1925’te Seyyit Abdülkadir, Seyyit Mehmet, Kemal Fevzi, Kör Sadi, Hoca Askeri ve Avukat Hacı Ahdi asıldı. 3 Haziran’a kadar yargılanan 389 kişiden 28’i idam edildi. 21’i hakkında gıyabında idam kararı verildi. 5’i 15 sene, 1’i 14 sene, 3’ü 3 sene, 4’ü iki sene, 1’i 16 ay, 15’i 3 ay, 2’si 2 ay hapis cezası aldı. 47’si beraat etti. Şeyh Sait ile birlikte yargılanan 80 kişinin 47’si idam edildi. Dinin, Kürdistan’ı kurabilmek amacıyla kullanıldığı, bu yolla isyancıların harekete geçirildiği kararına varıldı. Davaları inceledikten sonra denilebilir ki; isyanın nihai hedefi bağımsız bir Kürdistan kurabilmekti. Din ise, bu noktada ciddi bir biçimde kullanıldı. İsyanın Türkiye Cumhuriyetine şeriat getirmek gibi bir amacı olmadığını düşünüyoruz. Ancak kurulmak istenen bağımsız Kürdistan’ın şeriatla yönetilip yönetilmeyeceği sorusuna dair net fikirler söylemek oldukça zor. Çünkü hareketin popüler liderleri şeyhler olduğu gibi, işin mutfağında olan asıl liderlerin hemen hepsi sadece milli duygularıyla hareket eden bir çok Kürt aşiret lideri ve emekli subaylar vardır. Hareketin başarısızlığa uğramasındaki en önemli iki sebepse,  Türk ordusunun 50 bin askerle (isyancılar 15 bin silahlıydı) isyanı şiddetli bir şekilde bastırması ve Kürtlerin içinde milli bir birlik ve bütünlüğün olmamasıdır. İsyana özellikle Alevi aşiretlerin destek vemediğini görüyoruz. 1938’de ciddi şekilde ayaklanan Dersim’in adını Şeyh Sait isyanında bir kez bile duymuyoruz. Bunun altında yatan nedenin mezhepsel olgular olduğu konusunda ciddi tartışmalar bugün de devam etmektedir. Kürt’lerin milli birliklerini sağlayamamasının en önemli nedeni ise, bölgede feodal yapının devam etmesidir.

Duruşmalar devam ederken tekkelerle ilgili ilginç ve bir o kadar da önemli konuşmalar yaşandı. Müridlerin, şeyhlerine, kendilerinden geçmiş bir halde ”bize Allah’ın yüzünü göster ya şeyh” gibi isteklerde bulunduklarına dair iddalar ortaya atıldı. Tekkelerin yapısı üzerine uzun konuşmaların geçtiği bu duruşmalardan sonra İstiklal Mahkemesi 30 Haziran 1925’te sıkıyönetim altındaki 14 ile gönderdiği yazıda bütün tekkelerin kapatılmasını emretmiştir. Ancak istiklal mahkemesinin verdiği bu doğru kararın dönemin şartlarında çok fazla uygulanmadığı su götürmez bir gerçektir.

Bu dönemde ayrıca ilgi çekici ve sorgulanması gereken bir olay vardır. Pötürge olayı. 290 kişi, Malatya’nın Pötürge ilçesinde çıkan ayaklanmaya katıldıkları gerekçesiyle yargılanmaktadır. Ancak duruşma ilerledikçe anlaşılır ki; Pötürge’de isyan filan çıkmamıştır. Pötürge’de isyan olduğuna dair iddalar, nüfus sağlamak amacıyla Şükrü Ağa tarafından ortaya atılmıştır. Şükrü Ağa, bu iddanın ‘inandırıcı’ olması amacıyla onlarca köyü yaktırmış ve bir çok inanın yok yere ölümüne sebep olmuştur. Tüm bunlar anlaşıldıktan hemen sonra Başbakan İsmet Paşa’dan 31 Ocak 1926’da bir telgraf gelir. İsmet Paşa, Şükrü Ağa’nın Milletvekili olan Hacı Bekir Ağa’nın damadı olduğunu ve Şeyh Sait ayaklanmasında hükümet lehine çalıştığını belirterek, yargılamada bu durumun da göze alınmasını istemiştir. O güne kadar yüzlerce insanı asan İstiklal Mahkemesi; onlarca köyü yaktıran, yüzlerce insanın ölümüne sebep olan ve bir çok kişiye işkence yaptırdığı saptanan Şükrü Ağa’ya asmamış, 15 sene kürek cezasına mahkum etmiştir.

İstiklal mahkemesi şubat ayında 15 civarı idam gerçekleştirmiştir. Mart 1926’da Hazo ayaklanmasının yargılamalarıyla birlikte idam edilenlerin sayısı 200′ yaklaşmıştır. Mayıs ayına gelindiğinde Şeyh Sait isyanının yargılamaları neredeyse bitmişti ama yer yer ufak çaptı isyanlar çıkmaya devam ediyor ve halk bu isyanlara katılım gösteriyordu.

İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi, 10 Mayıs – 18 Temmuz 1926 arası 30 idam, 420 hapis cezası verdi. 381 kişi beraat etti. Bu dönemden sonra davalar gitgide azaldı ve Ankara İstiklal Mahkemesinin muhalefeti iyice bastırmasıyla birlikte, 7 Mart 1927’de resmi olarak İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi kaldırıldı. 12 Nisan 1925 – 7 Mart 1927 arası İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi’nin, meclis kayıtlarına göre aldığı kararlar:

Yargılama :               5110           Ayrıca burada belirtilmeyen 131 idam kararı vardır.

İdam :                        207             Bunlar, asker kaçakları için verilmiş kararlardır.

Gıyaben İdam :        213

Hapis, Kürek vs :      1911

Beraat :                      2779

Tüm bu sayıları kesinliği olmamakla birlikte mahkeme başkanının tuttuğu çizelgede bazı farklılıklar mevcuttur.

b.3) Ankara İstiklal Mahkemesi

Başkanı Afyon Mebusu Ali Bey, savcı İzmir Mebusu Necip Ali Bey, üyeler Kılıç Ali Bey (Antep),vReşit Galip Bey (AYdın), Ali Bey (Rize)’idi. Mahkeme fiili olarak 17 Mart 1925’de göreve başladı.

Mahkeme ilk olarak iki gazetecinin yargılanmak üzere Adana’dan Ankara’ya gönderilmesini istedi. Vali Hilmi Bey’in ödenek yok diyerek isteği geri çevirmesi üzerine yargılanması kararlaştırıldı. Göstermelik bir ceza alan Hilmi Bey, yargılamadan sonra Adana’da valilik görevine devam etti. Yargılanmasına gösterilen neden ise; mahkemenin çalışmasını sekteye uğratmak oldu.

Ankara İstiklal Mahkemesi, bir çok gazeteciyi yargıladı. Bazıları 1’er, 2’şer yıllık hapis cezaları; bazıları ise 3’er 4’er yıllık sürgün cezaları aldı. Hepsinin ‘suçu’ ise gazetelerde yazdıkları yazılardı. Gazeteciler içinde yargılanan en önemli isim hiç şüphesiz dönemin en ünlü kalemlerinden Hüseyin Cahit Bey’di. Eski İttihat ve Terakki’ci, Servet-i Fünun yazarı, Malta sürgününe gidenlerden biri olmak gibi önemli sıfatlara sahip bir isim Hüseyin Cahit Bey. Daha önce İstanbul İstiklal Mahkemesinde de yargılanan Hüseyin Cahi Bey’in bu defa da yargılanma sebebi, yönetime muhalif yazılar yazmış olmasıdır. ”Polisten, Terakkiperver Partisine Baskın” gibi gazete başlıkları yüzünden yargılanan Cahit Bey ve Tanin Gazetesinin sorumlu diğer bir kaç kişisi, savunmalarında basın özgürlüğünün önemini vurguladılar. Özellikle Hüseyin Cahit Bey yaptığı cesur konuşmasıyla dikkatleri üzerine çekti. ”Engizisyon döneminden beri, medeni ve hür dünyada ve egemenliği halka dayanan bir demokrasi ve cumhuriyette kimse fikir mesleğinden dolayı suçlanıp sorumlu olmamıştır. Fikir mesleğine ceza yoktur. Ben cumhuriyetçi, laik, yenileşme yanlısı, şiddet ve baskı karşıtı biriyim.” Diyerek kendisini savunmuştur. Ancak, Hüseyin Cahit Bey, süresiz sürgün cezasına çarptırılmıştır. Bu, çok ağır ve basın özgürlüğünü yaralayan bir karar olmuştur. Cahit Bey, bir kaç yıl sonra Hakkı Tarık Us’un ödediği kefaletle serbest kalmıştır. Hiç bir zaman hilafet, saltanat yanlısı olmayan Cahit Bey, sırf muhalif yazıları nedeniyle sürgün edilmiştir.

Ankara İstiklal Mahkemesinin bir diğer akıl dışı yargılaması grev yapan telgraf işçilerine dair açılan davadır. Maaşlarına zam isteyen telgraf işçileri, ”bugün git (1925), yarın (1926) gel” cevabını duyunca, Samsun, Adana ve Trabzon’da grev ilan ettiler. Mahkeme, anlaşılması güç bir yorumlama kabiliyetiyle bu grevi ”devletin haberleşmesini ihlal ve işgal” olarak yorumladı ve işçileri mahkemeye sevketti. Mahkeme Samsun Telgraf Müdürü Halim Bey’e 3 sene, Muhabere baş memuru Ali Rıza Bey’e 2 sene, Muhabere memurları Faruk ve Mehmet Efendi’ye 1’er sene ve istida memuru Rıza Tevfik Bey’e 1 sene hapis cezası verdi. Diğer işçiler serbest bırakıldı. O dönem için çok cesurca olan bu grevin istiklal mahkemesinde yargılanmış olması, cumhuriyet tarihimize oldukça sıkıntılı ve üzücü bir vaka olarak geçmiştir.

Osmanlı’da, 2. Meşrutiyetle birlikte ilk olarak Hüseyin Hilmi’nin yayınladığı gazetelerle başlayan sosyalist düşünce akımı sürekli baskı gördü. Bu durum, Türkiye Cumhuriyetinde de devam etti. Hüseyin Hilmi, 1922 grevleri sırasında faili meçhul bir cinayetle kurban edildi. Dönemin en önemli sosyalist yayın organı, bünyesinde Nazım Hikmet’i de barındıran Aydınlık Dergisiydi. Diğer iki önemli yayın organı ise İstanbulda’ki Orak – Çekiç ve Bursa’daki Yoldaş gazeteleriydi. Şeyh Sait İsyanında, hükümeti desteklemelerine rağmen, bu 2 yayın organı da kapatıldı ve 34 sosyalist yazar yargılandı. Dava sonucunda 6 yazar 7’şer yıl kürek, 6 yazar 10’ar yıl kürek, aralarında Nazım Hikmet’in de bulunduğu 4 firarı sosyalist yazar da 15’er yıl gıyabında kürek cezasına çarptırıldı. Bu utanç dolu cezalar, 1926 yılında Cumhuriyet bayramında hükümet tarafından ‘af’fedildi.

Ankara İstiklal Mahkemesi, 7 Mart – 7 Eylül 1925 tarihlerinde 602 sanığı yargıladı. 25 idam, 183 beraat, 13 kişi kürek, 109 kişi de 15 yıla kadar hapis cezası aldı. Kalanların hakkında karar verilmedi. Bu sayıların içinde de yine asker kaçakları ile ilgili kararlar yoktur.

Şapka kanunu ile birlikte isyan eden bazı gerici çevrelerin davalarında ise 10 civarı idam, 50 – 60 civarı hapis cezası verilmiştir.

Ankara İstiklal Mahkemesinin, sonuçları açısından baktığı en önemli dava, İzmir suikasti davasıdır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in yurt gezisi sırasında, İzmir’de öldürüleceği bilgisi Vali Kazım Bey’e ulaşınca, zanlılar acilen yakalandılar. Ziya Hurşit, silahlarla birlikte yakalandı. Hemen ardından Terakkiperver üyeleri KAzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalarla birlikte 49 kişi tutuklandı. Bunların 15’i mebus, yaklaşık 10’u eski mebustu, hemen hepsi de eski İttihatçıydı. Bir takım sorgulamaların neticesinde dava, 1 – İzmir Suikasti Davası ve 2 – İttihatçılar Davası olarak ikiye ayrıldı. Dava sonucunda 13 kişi idam edildi. İdam edilen isimler: Şükrü, Edip, Arif, Abidin, Hafiz Mehmet, Halis Turgut, İsmail Canbolat, Ziya Hurşit, Çopur Hilme, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Baytar Rasim ve Rüştü Paşa’dır.

İttihatçılar davasında ise Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım, Ardahan Mebusu Hilmi ve Nail Beyler, idam edildi. Daha sonradan yakalanan Abdülkadir Bey de asıldı. Rauf Bey ise yurtdışında olduğu için gıyabında 10 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Eski Başbakan Rauf Bey, 1935’e kadar Yurda dönmedi.

İzmir Suikasti davası, özellikle 2’ncikolu olan İttihatılar davasıyla, muhalefeti ciddi bir biçimde susturmuş ve mevcut yönetimin mutlak iktidarını pekiştirmiştir. Davada özellikle herhangi bir suçu olduğu kanıtlanamayan Kazım Karabekir gibi muhalif isimlerin de yargılanmış olmasıyla sağlanan baskıyla muhalefete hareket alanı bırakmamış ve Terakkiperver Fırkası da kapatılmıştır.

Ankara İstiklal Mahkemesi, toplamda 2436 kişiyi yargıladı ve 150 civarı sanığı idam etti.100’e yakın gıyabında idam kararı aldı. 1343 sanık beraat etti.

İStiklal Mahkemelerini, açıldıkları 3 döneme göre ayrı ayrı ele almak gerekir. İlk ve ikinci dönem istiklal mahkemeleri, genellikle asker kaçakları davalarına bakmıştır. Bunun dışında soygun, cinayet, casusluk gibi davalara da bakmıştır. Dönemin şartlarını göz önüne aldığımızda, ilk ve ikinci dönem istiklal mahkemelerinin aldığı kararların vicdanımızı rahatsız etmediğini belirtmek yerinde olur. Ancak kabul edilmeli ki, özellikle üçüncü dönem Ankara İstiklal Mahkemesi eliyle bütün muhalefet sert bir şekilde susturulmuştur. Mahkeme, gerici isyanları bastırırken, bunun yanında tasviye yollarını aradığı ittihatçıların ve sistem içi olan muhalefetin de tavfiyesini gerçekleştirmiştir. İktidarı elde edebilmek için Mustafa Kemal’e suikast yapmayı bile deneyen ittihatçı kalıntılarının idamlarınaciddi bir muhaefetimiz olmasa da, bizi mahkemeler konusunda en çok düşündüren olay, özellikle eski paşaların, Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarının siyasetten tasfiyesidir. Musfata Kemal’in çevresiyle, bu söz konusu çevre arasında çok açık bir iktidar mücadelesi yaşanmıştır. İki çevre de laik, cumhuriyetten yana ve ilericidir. Bu iki çevre arasında yaşananlar, iktidardan pay alma mücadelesidir. Bu mücadeleyi, Mustafa Kemal’in kazandığı gerçeği ise, istiklal mahkemeleriyle kesinlik kazanmıştır.

Muhammed Zahid ERDOĞAN & Semih SAMYÜREK

Bir Cevap Yazın

cheap Jerseys wholesale nfl jerseys wholesale nfl jerseys cheap oakleys cheap jerseys Cheap Jerseys fake oakleys fake ray ban sunglasses cheap gucci replica cheap oakleys cheap ray ban sunglasses fake oakleys replica oakleys fake cheap ray bans fake oakleys cheap gucci replica fake cheap ray ban sunglasses wholesale jerseys shop cheap fake watch sale replica oakleys replica gucci red bottom shoes cheap jerseys cheap oakleys fake oakleys cheap replica oakleys cheap replica oakleys fake oakleys replica oakleys cheap oakleys wholesale cheap oakleys outlet